Kategoriler
seçki

2019 Türk Filmleri

2019 Türk Filmleri listesine göz gezdirdiğinizde ekonomik koşulların ağırlığı hissediliyor. Önemli yönetmenlerin filmlerine 2019’da rastlayamıyoruz. Nuri Bilge Ceylan’ın pas geçtiği, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu ve Reha Erdem gibi yönetmenlerden yeni film haberleri alamadığımız, kadın yönetmenlerimize ise neredeyse hiç şans verilmediği bir yıl bizi bekliyor. Yılın menüsüne baktığımızda genel olarak gişe garantili komediler tercih edilmiş durumda… Bağımsız sinemamızın ara verdiği, gişeye bağımlı sinemanın öne çıktığı bir yıl yaşayacağız.

Organize İşler 2

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Yılmaz Erdoğan, Asım Noyan, Ata Demirer, Ekin Türkmen, Bensu Soral, Demet Evgar, Ezgi Mola, Okan Çabalar, Kıvanç Tatlıtuğ
Notlar ve Beklentiler: Yılmaz Erdoğan’ın suç komedisi Organize İşler’in devam filmi, çok geniş bir oyuncu kadrosunu bir araya getirdi. Yılın ilk büyük gişe filmi olmayı şimdiden garantilediğini söyleyebiliriz.
Gösterim Tarihi: 4 Ocak 2019

Turkish Dondurma

Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay, Şebnem Bozoklu, Will Thorpe, Caner Kurtaran, Marleen Mathews, Tristan Alexander, James Farley, Alma Terziç, Carl Warthon
Notlar ve Beklentiler: Yaşanmış tarihi öyküleri son yıllarda sinemaya aktaran Dijital Sanatlar Yapımevi, 1. Dünya Savaşı sırasında Avustralya’da yaşayan iki kafadarın hayatını sinemaya uyarlıyor. Film, 1.Dünya Savaşı sırasında Avustralya’da yaşayan biri dondurmacı (Ali Atay), diğeri deveci (Erkan Kolçak Köstendil) iki arkadaşın İngilizlerin çağrısıyla Anzak askerlerinin ülkemiz topraklarına geleceğini haber almasıyla yaşananları aktaracak…
Gösterim Tarihi: Henüz net olarak belli değil…

Karakomik Filmler: Kaçamak ve Arada

Yönetmen: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Özkan Uğur, Can Yılmaz, Zafer Algöz, Necip Memili, Nilperi Şahinkaya, Ozan Güven, Cem Davran
Notlar ve Beklentiler: Cem Yılmaz’ın Karakomik Filmler serisi iki filmle birlikte gösterimde olacak. Kaçamak ve Arada’nın konusu henüz net olarak açıklanmadı. Aynı oyuncuların iki farklı filmde farklı karakterlerle karşımıza çıkacağı filmlerde Cem Yılmaz birlikte çalışmayı sevdiği isimleri bir araya getirmiş.
Gösterim Tarihi: 18 Ocak 2019

Çiçero

Yönetmen: Serdar Akar
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Burcu Biricik, Ertan Saban, Tamer Levent, Cem Kurtoğlu, Murat Garipağaoğlu, Mehmet Ulay, Altan Erkekli, Mehmet Esen, Levent Ülgen, Açelya Özcan, Mehmet Ezel Özgün
Notlar ve Beklentiler: 2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiltere Büyükelçiliği’nde uşak olarak görev yapan İlyas Bazna, Almanya lehinde casusluk faaliyetlerine başlar. Almanlar tarafından Çiçero kod adı verilen Bazna, bu faaliyetleri ile savaşın kaderini değiştirir.
Gösterim Tarihi: 2019 yılı ocak ayı gösterileceği söyleniyor.

Mucize 2 Aşk

Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular: Mert Turak, Mahsun Kırmızıgül, Fikret Kuşkan, Şenay Gürler, Ali Sürmeli, Metin Yıldız, Sera Tokdemir
Notlar ve Beklentiler: 2014 yapımı Mucize’nin devamının yönetmenliğini ve senaristliğini bir kez daha Mahsun Kırmızıgül üstleniyor.
Gösterim Tarihi: 1 Mart 2019

Kürk Mantolu Madonna

Yönetmen: Onur Saylak
Oyuncular: Henüz belli değil…
Notlar ve Beklentiler: Sabahattin Ali’nin klasik romanı Kürk Mantolu Madonna’nın yıllardır beklenen sinema uyarlaması için harekete geçildi.
Gösterim Tarihi: 2019’a yetiştirileceği söyleniyor.

Sibel

Yönetmen: Guillaume Giovanetti, Çağla Zencirci
Oyuncular: Damla Sönmez, Emin Gürsoy, Erkan Kolçak Köstendil
Notlar ve Beklentiler: Adana Film Festivali’nde çok beğenilen ve ödüle boğulan Sibel, köylüler tarafından dışlanan dilsiz bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Film, genel gösterim şansı da bulacak.
Gösterim Tarihi: 4 Ocak 2019

Saf

Yönetmen: Ali Vatansever
Oyuncular: Erol Afsin, Saadet Işıl Aksoy, Onur Buldu
Notlar ve Beklentiler: Saf, gecekonduda yaşayan bir çiftin mahallede çıkan kentsel dönüşüm söylentileri sonrasında değişen hayatlarını konu ediyor. Festival turuna çok iyi eleştirilerle devam eden filmin bir an önce gösterime çıkması temennimiz.
Gösterim Tarihi: 19 Nisan 2019

Topal Şükran’ın Maceraları

Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Demet Evgar, Serhat Kılıç
Notlar ve Beklentiler: Onur Ünlü’nün bereketli yılları devam ediyor. Demet Evgar’ın da senaryo yazarları arasında yer aldığı film farklı yaşantısıyla toplumdan ayrı düşen bir kadının öyküsünü anlatacak.
Gösterim Tarihi: Daha önce 2018 olarak duyurulan filmin 2019’a kalması büyük bir ihtimal…

Kafalar Karışık

Yönetmen: Yücel Yolcu
Oyuncular: Atakan Özyurt, Fatih Yasin, Bilal Hancı, Altan Erkekli, Musa Uzunlar, Güven Kıraç, Erkan Can
Notlar ve Beklentiler: Sosyal medya fenomenleri Kafalar’ın sinema filmi bir aksiyon-komedi olarak tanımlanıyor.Filmde Atakan, zengin sevgilisi Buse’ye aşıktır. Evlenmelerinde tek engel ise Buse’nin dedesidir. Atakan da Buse ile evlenmek için tek çare olarak Buse’nin yıllardır kayıp olan öz babasını bulmaya karar verir. Olaylar gelişir…
Gösterim Tarihi: Henüz belli değil…

Bekarlığa Feda

Yönetmenler: Ali Doğançay, Cem Sürücü
Oyuncular: Ali Burak Ceylan, Melis Tüzüngüç, Yağmur Ün, Ayşe Tunaboylu, Mahmut Gözgöz, Nurseli İdiz, Eda Erol, Nami Ali Esatgil, Eren Pekgöz, Aslı Bankoğlu, Volkan Cal, Kayhan Yıldızoğlu
Notlar ve Beklentiler: Ülkemizde sık sık gösterime girmeye başlayan ilişki komedilerinin yeni bir örneği. Bir babanın kızını sümsük bulduğu damadından kurtarmak için düzenlediği bekarlığa veda partisi üzerinden bir öykü anlatılıyor.
Gösterim Tarihi: Henüz net bir tarih yok…

Nebula

Yönetmen: Tarık Aktaş
Oyuncular: Barış Mert Bilgi, Ömer Bora, Serkan Aydın, Ali Yavuz Ilman
Notlar ve Beklentiler: Hay, yedi yaşındayken arazide ölü bir at bulur. Bu olay, O’nu yetişkinliğinde bile etkileyecek bir anıya, uyanışa dönüşür.
Gösterim Tarihi: Henüz net bir tarih yok…

Recep İvedik 6

Yönetmen: Togan Gökbakar
Oyuncular: Şahan Gökbakar
Notlar ve Beklentiler: Recep İvedik’in Afrika’daki maceralarını merak eden varsa serinin devam filmini izleyebilir.
Gösterim Tarihi: Şubat 2019

Sadece Farklı

Yönetmen: Ahmet Sönmez
Oyuncular: Vildan Atasever, Ömer Akgüllü
Notlar ve Beklentiler: Sadece Farklı, ‘otizmli’ bir baba ile ‘normal’ oğlunun hikâyesiri beyazperdeye taşıyacak.
Gösterim Tarihi: Henüz belli değil…

Aslı Gibidir

Yönetmen: Ali Yorgancıoğlu
Oyuncular: Aslı İnandık, Nazlı Tosunoğlu, Tuna Orhan
Notlar ve Beklentiler: Sosyal medya fenomenlerinden Aslı İnandık’ın filmi Aslı Gibidir, oyuncu olmanın hayalini kuran genç bir kadının yaşadıklarını konu ediyor.
Gösterim Tarihi: 25 Ocak 2019

Bir Dilek Tut

Yönetmen: Meta Akkuş
Oyuncular: Altan Erkekli, Vildan Atasever, İlker Kızmaz, İhsan Berk Aydın, Ceren Reis, Melisa Giz Cengiz, Arda Kalaycı, Yusuf Kemal Kalmış, Melis Kara, Taha Yusuf Tan
Notlar ve Beklentiler: İyilik ve sevgiyi konu alan “Bir Dilek Tut” filmi maalesef davalarla ve anlaşmazlıklarla gündeme geldi. Çekimleri Mardin’de gerçekleşen filmin gösterim tarihi erteleniyor.
Gösterim Tarihi: Son bilgiler 12 Nisan 2019’da gösterime gireceği yönünde…

Sir-Ayet

Yönetmen: Onur Aldoğan
Oyuncular: Demet Oran, Aydan Akboğa, Sinan Taşkan, Gizem Terzi, Ali Burak Küçük, İlayda Özenses
Notlar ve Beklentiler: Sir-Ayet, eşinin ölümünden sonra hayatı kararan bir kadının hikayesini konu ediyor. Kocasının yokluğunu kabullenemeyen Hicran’ın bu süreçteki en büyük destekçisi kızı Gizem’dir. Geçirdiği zor günlerin üstesinden gelemeyen Hicran, kızının tavsiye üzerine psikoloğa gitmeye başlar.
Gösterim Tarihi: Henüz net olarak belli değil…

Diğer dikkat çeken ancak henüz kesinleşmeyen projelerden haberler…

Eylem Kaftan’ın uzun metrajı Kovan’ın çekimleri Artvin’de Meryem Üzerli ile devam ediyor.
Kaan Müjdeci yeni filmi Iguana Tokyo için uluslararası fonlardan destekleri toparladı.
Hababam Sınıfı, Evren Erdoğan ve Ayşe Balıbey’in yazdığı senaryonun ardından Doğa Can Anafarta’ya teslim edildi. Anafarta filmin kadrosunu orijinal filmdeki gibi ilanlarla oluşturmak amacında…
Aşık Veysel’in hayatı yönetmen Mustafa Uslu tarafından sinemaya aktarılacak.
Sosyal medya fenomeni Yasemin Sakallıoğlu ile Şahan Gökbakar film projesi için anlaşma imzaladı. Yasemin Sakallıoğlu’nun sosyal medyada paylaştığı Zengo karakteri sinemaya aktarılacak.
Sosyal medya ve youtube fenomenleri Oğuzhan Uğur ve Enes Batur’un da filmlerinin ocak ayında vizyon görmesi bekleniyor.

Kategoriler
izlenim

Ekşi Elmalar: Bu Aşı Tutmaz Reis

Yılmaz Erdoğan son filmi Ekşi Elmalar’da karşımıza çok tanıdık bir karakter çıkarıyor. Üçüncü kez aday olmaması yönündeki uyarılarına kulak asmayan, seçimi kaybetse de köşesine çekilmeye niyeti olmayan sağcı bir politikacı bu. Çevresinde kimseye söz hakkı tanımayan, despot, onun istediği gibi olmadılar diye ağaçları bile kesen, dediğim dedik bir reis var karşımızda. Tanıdık geldi değil mi? Gelecek elbette, zira Yılmaz Erdoğan’ın vaktiyle iki dönem Hakkari’de belediye reisliği yapmış dedesi Sait Atay’dan bahsediyoruz. Erdoğan, dedesinin yaşamından esinlenerek kuruyor Ekşi Elmalar’ın hikâyesini. Hikâyenin merkezine de reisin güzeller güzeli kızlarını oturtuyor.

eksi elmalar

Reis Bey’in baskıcı karakterini tanıtarak ve üç kızının sevdikleri adamlara varma hayalleri aktararak başlıyor Ekşi Elmalar. Film, varlıklı bir toprak sahibinin, kızlarının hayatı üzerinde kurduğu tahakkümden yola çıkarak erkek egemen bir toplum eleştirisi yapıyormuş gibi açılsa da, bu durum kısa sürede yerini tevekkülün faziletlerine bırakıyor. O kadar ki, bir şekilde baba boyunduruğundan kurtulmayı başararak sevdiği erkekle evlenen kızın ağzından, çaresiz durumdaki kardeşlerine baba sözünden çıkmamalarını öğütleterek bu erkek egemen tahakkümü kadın eliyle de güçlendiriyor. Sosyolojik olarak bakarsak hiç de şık durmayan bu tevekkül hali, filmin hikâyesini gerçek dışı bir peri masalı olmaktan kurtarıp toplumsal gerçekçi bir konuma oturtuyor.

Doğruyu söylemek gerekirse, filmin gerçekçi zemini büyük oranda oyuncuların başarısına dayanıyor. Reis’in kızları rolünde Farah Zeynep Abdullah ve Songül Öden harikalar yaratıyor. Özcan Deniz’in -iyi ki- bulup çıkarttığı son dönemlerin jönü Şükrü Özyıldız da karikatürize edilmiş devrimci üniversite öğrencisi halleri dışında oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Diğer yandan hangi role girerse girsen yine kendini oynamaktan kurtulamayan Yılmaz Erdoğan oyunculuk açısından yeğeni Ersin Korkut’la beraber filmin en zayıf halkası oluyor. Usta oyuncu Cezmi Baskın’ın eşcinsel çerçi performansını ise izlemeye doyamadık.

eksi-elmalar

Köyceğiz’de çekilmesine rağmen görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin incelikli sinematografisi bizi filmde 70’li yılların Hakkari’sini izlediğimize inandırmaya yetiyor. Zaten BKM imkanlarını sonuna kadar kullanan filmin teknik olarak pek kusuru olduğunu söylemek mümkün değil. Gelgelelim etrafındaki bütün kadınların hayatları üzerinde tahakküm kurmuş dogmatik bir karaktere giydirilmeye çalışılan kıymeti bilinmemiş, idealist, hizmet adamı gömleği fena halde sırıtıyor. Finale doğru emareleri görülmeye başlayan ilahi adalet vurgusu ile böyle bir karakteri aklamaya çalışmak da Yılmaz Erdoğan sinemasını yazık ki Mahsun Kırmızıgül çizgisine yaklaştırıyor. Kendi toprağına ve insanına gün be gün yabancılaşan, renkli sanat ve görüntü yönetimiyle bölgeye oryantalist bir bakış atan Erdoğan, 80 darbesinden zorunlu göçe kadar alabildiğine politik bir hikayeyi olabilecek en apolitik şekilde anlatıyor.

Her ne kadar sık sık Vizontele ile kıyaslansa da yakın dönemlerde aynı topraklarda yaşanan hikâyeler olmanın dışında Vizontele ile Ekşi Elmalar arasında bir benzerlik bulmak pek mümkün değil. Özellikle de Vizontele’nin en çarpıcı yanı olan dengesini yani eğlenceli ve duygusal sahnelerin birbiri ardına kurgulanışındaki ustalığı bulamıyoruz filmde. Yani özetle Vizontele aşısı Ekşi Elmalar’a tutmamış reis.

 

Kategoriler
izlenim

Kelebeğin Rüyası: “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş”

Biz yapalım da aynı Hollywood işi gibi olsun. Halk da bunu istiyor zaten. Fazlasını aramak ise sadece “Kelebeğin Rüyası” olabilir.

Bundan 10-15 yıl önce Türkiye yapımı filmlerden söz ederken “Memlekette sinema sektörü yok ki” cümlesi sıklıkla başvurulan bir klişeydi. Şimdilerde böyle bir sektörün olduğundan hiçbir şüphe yok. Geçen haftasonu Kelebeğin Rüyası’nı izlemeye karar verip sinemalara bakarken, bazı sinemaların tüm salonlarında sadece yerli yapımların olduğunu görüp şaşırdık. Bizde de bir ayarsızlık var tabii ama Hollywood’a karşı yerel yapımcılar için bir “zafer haftası” yaşanıyor.

Peki yapımcı ve dağıtımcılar açısından “zafer haftası” yaşamak, gerçek bir zaferin yaşanmasını sağlıyor mu? Gerçek zafer ne olabilir? Hollywood filmi gibi film yapmak nedir mesela?

Kelebeğin Rüyası’yla ilgili tartışmaya çalışacağım, Türkiye’ye özgü hastalık, son yıllarda iyi gişe yapan birçok film için geçerli. Önce film için bir tanıtım videosu hazırlanıyor, dolaşıma sokuluyor ve film hakkında konuşulmaya başlanıyor. Eğer filmle ilgili çıkan dedikoduların ilk sırasında “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş” klişesi yer alıyorsa gişe garantiniz var demek. Geçen yıl bu zamanlar, Fetih 1453 için de böyle şeyler söyleniyordu.

Kelebeğin Rüyası’nın görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki hakikaten şahane bir iş çıkarmış; filmde hiçbir şey olmasa, 128 dakikalık görüntü akışını klip gibi izlemek de mümkün. Sanıyorum ki “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş” cümlesinin kökeninde bu durum var: Görüntü, ışık, sanat yönetimi vesaire, çok güzel olmuş denmek isteniyor olabilir.

Şimdi esas meseleye gelelim. Acaba dünyanın hangi ülkesindeki sinemaseverler, film eleştirmenleri ya da sadece seyirciler, ABD yapımı gibi film yaptık diye sevinir? Bu konu hakkında bir araştırmam olmadı ama çok fazla bize özgü bir durum gibi görünüyor.

Bizim kültür alanına ilişkin algımız bu; onlar gibi olursan iyi olursun. Peki belirgin bir “onlar gibi olmak” anlayışı var mı? Yok. Kafamızdaki Hollywood algısına (evet öznel bir algıdan söz ediyoruz) uygun bir şey ama herhangi bir şey gözümüzün önüne geliyorsa temel başarı eşiğinin üzerine çıkılmış oluyor.

Konuyu dağıtmak gibi olmasın ama Hollywood gibi olmak konusunda da oldukça geç kaldık. Yıldızlık müessesesi, eğlence tarihi boyunca hiç bu kadar zayıf olduğu bir dönemi yaşamamıştı. Yüksek prodüksiyon ve teknoloji gerektiren gereçlere sahip olmak için de dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olan ülkede yaşamaya gerek kalmadı. Eğer bir de araç-gereç kullanımı konusunda yaratıcılığı olan insanlar ekibinizde varsa, bazı Zihni Sinir projeleri üreterek üst düzey teknolojik imkanları görsel olarak yakalamak çok ucuza gelebiliyor. Dolayısıyla görsel üstünlük sağlayarak Hollywood olmak, milletçek bir filmle gurur duymamız için yeterli olmamalı.

Bizdeki temel problem vasatlık sorunu. Vasat bir sanat nesnesi, birkaç küçük cilayla, iyi bir tanıtımla büyük iş sıfatına bürünebiliyor.

Bence Kelebeğin Rüyası tam olarak bu kategoride yer alıyor. Acı dozu yüksek, ilginç biyografiler, şahane görseller, nefis tanıtım aktiviteleri, Türkiye’nin en ünlü aktristleri ve aktörleri biraraya geliyor. Çok ünlü bir yönetmen işin direksiyonuna geçiyor. “Belçim Bilgin’den lise öğrencisi olur mu”, “Yakışıklı adamdan şair olur mu”, “Hikayede intihal var mı” gibi spekülatif üç adet de şahane viral konu başlığı buluyorsunuz ve formül tamamlanıyor.

Ama işte bir sinema filminin ana malzemesi asla bunlar değil, olamaz. Eldeki bu malzemeden (spekülasyon kısmını katmazsak) hakikaten dünyayı konuşturacak bir iş çıkarma potansiyeliniz var. Kelebeğin Rüyası’nda olmayan şey, bu potansiyelin hakkıyla kullanılamamış olma durumudur. Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ ve Yılmaz Erdoğan’ın oyunculukları ne kadar zayıf olabilir? İki veremli şairin zorlu yaşam öykülerinden ne kadar kötü bir senaryo çıkabilir? Kelebeğin Rüyası, bu kadar güçlü bir hammaddeyi, hammadde olarak bırakmış bir film. Senaryosuna derinlik katmak, karakterlere hastalık ve şiir dışında kalan yan öğeler ekleyebilmek, dönemin ruhunu İnönü ve CHP pankartlarının sınırında bırakmayarak gerçek anlamda uluslararası bir yapım ortaya çıkabilirdi.

Ama bize “Hollywood gibi olması” yetiyor. Türkiye’de kültür ve sanat üretimi bu nedenle kısıtlı bir alanda kalıyor. Yüksek beklenti üretmek de hata olabilir tabi. Bizimki de “Kelebeğin Rüyası” işte.

Kategoriler
seçki

Sinema Eleştirmenlerinden Sosyal Medyada “Kelebeğin Rüyası” Yorumları

Yılmaz Erdoğan’ın Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin ve Mert Fırat’lı yeni filmi “Kelebeğin Rüyası” 22 Şubat Cuma günü vizyona girecek. Hayli iddialı görünen bu şiirsel dönem filminin basın gösterimi 19 Şubat sabahı gerçekleşti ve sosyal medyada sinema eleştirmenlerimiz filmle ilgili kısa yorumlarını paylaştılar.kelebegin-ruyasi-620x320

Seçil Toprak (Ekşi Sinema)
“Kelebeğin Rüyası şiiri yakalamaksa o değil ama iyi bir dönem filmi olarak dostluk anlatmaksa o. Film her şeyden öte görüntüleriyle akılda kalacak. Gökhan Tiryaki bunun haklı müsebbibi. İkinci akılda kalacak kişi de Tatlıtuğ.”

Müjde Işıl (Sinema, Arka Pencere)
“Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası’nda şiirin filmini yapmayı hedeflemiş. İyi çekilmiş bir dönem filmi ama ruhunu tam bulamamış bir yapım. Kelebeğin Rüyası parçalara bölünmüş gibi. Açılış sekansı muhteşem, sonrası ortalama. Kıvanç Tatlıtuğ ne kadar iyiyse diğerleri o kadar sönük.”

Banu Bozdemir (Cinedergi, Öteki Sinema)
“Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası’nda en azından şiire güzelleme yapıyor…”

Güzin Tekeş (Ekşi Sinema)
“Kelebeğin Rüyası görsel olarak nefis bir film. Zaten görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki mutlaka akılda tutulması gereken bir isim. Görselliğini bir kenara bırakırsak, Kelebeğin Rüyası biraz fazla ‘Yılmaz Erdoğan’ filmi. Bir de unutmadan, Kıvanç Tatlıtuğ olmuş artık. Yakışıklı ama gerisi boş önyargısından kurtulmak lazım.”

Ömür Gedik (Hürriyet, Popüler Sinema)
“Kelebeğin Rüyası iyi çekilmiş bir dönem filmi. Açılışı muhteşem. Draması etkileyici. Biraz uzun ama. Altın makas gerekirmiş. Kıvanç tatlıtuğ diyorum. Filmde tek kelimeyle döktürmüş. Mankenden oyuncu olmaz diyenlere cevabı tokat gibi. ”

Mutlu Sorgu (AHaber)
“Kelebeğin Rüyası dokunaklı bir film olmuş, Kıvanç çok iyi oynuyor ve Mert Fırat her zamanki gibi muhteşem! İçinden şiir geçen filmi izleyin.”

Murat Özer (Sinema, Arka Pencere)
“Yılmaz Erdoğan, unutulmaya yüz tutmuş ‘şiir’i hatırlatmaya çalışıyor ‘Kelebeğin Rüyası’yla… Bu devirde zor ama imkânsız değil!”

Murat Başaran (Türkiye Gazetesi)
“Kelebeğin Rüyası mükemmel bir film. Ah bir de on beş dakika yönetmen fazlalığı geçirmeseymiş filme Yılmaz Erdoğan, akıllara zarar olacakmış. Kelebeğin Rüyası, şiirin Filmi olmuş. Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğu kariyerinin dönüm noktası olacak muhtemelen. Yakışıklılığını ezmiş geçmiş. Film tek parti ve şapka gerçeğini olduğu gibi servis etmiş. Eğip bükmeden, sövmeden.”

Hande Kara (Beyazperde)
“Kelebeğin Rüyası başarılı bir film, ama fragmanı kadar büyüleyici değil. Kıvanç’ın oyunculuğu iyi, ama beklediğim kadar değil.”

Murat Erşahin ‏(Sinema)
“Şiirin, dolayısıyla anlamın yok olduğu günümüzde, değerli bir çaba ‘Kelebeğin Rüyası’. Şairlerin erken ölümü kadar erkeni yok belki de!”

Selin Gürel (Milliyet Sanat)
“Kelebeğin Rüyası fragmanında vaat ettiği her şeyi rahatça karşılıyor. Türk popüler sinemasının çıtasını yükseltmesi sevindirici. Türk sinemasında teknik açıdan bu kadar üst düzey bir popüler sinema örneği izlemek harika bir deneyimdi.”

Ali Ulvi Uyanık (Milliyet Sanat)
“Bugüne dek ilk kez seyrettiğim Kıvanç Tatlıtuğ ‘Kelebeğin Rüyası’na damga vurmuş. Onda, Slav oyuncuların havası var: Bakışları derin…”

Hilal Çetinder (Film Makarası)
“Yılmaz Erdoğan kişisel ve çok keyif aldığı bir iş yapmış belli ki ‘Kelebeğin Rüyası’ ile.”

Yekta Kopan ‏(Milliyet Sanat)
“Kelebeğin Rüyası deyince Yılmaz Erdoğan, Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat adlarını herkes anacak. Ama Gökhan Tiryaki ve Bora Gökşingöl demeyi de unutmayalım… Kelebeğin Rüyası, Kıvanç Tatlıtuğ’u sinemaya hediye eden film olarak anılacaktır. Güzel bir hediye.”

Ayhan Hülagü (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası’nı gördük. Erdoğan’ın ellerine sağlık. Şiir gibi bir film olmuş. Ne demişler, aşk filmin bahanesidir.”

Fırat Sayıcı (Cinedergi)
“Kelebeğin Rüyası olmuş. Belçim Bilgin olmamış. Bir de süresi gereksiz uzun… Kıvanç ve Mert döktürmüşler :)”

Kerem Akça (Habertürk)
“Mahsun Kırmızıgül’ün sinemamıza getirdigi ‘sinemaskopta Hollywood estetiği’ atılımını takip eden filmler görmek sevindirici.”

M. Nedim Hazar (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası sadece açılış sahnesiyle bile saygıyı ve izlenmeyi hak ediyor. Muazzam bir emek, işçilik ve ustalıkla açılıyor film. Kıvanç Tatlıtuğ da fiziksel avantajlarını tepelercesine müthiş bir oyun çıkarıyor.”

Serdar Akbıyık (Star, Cinedergi)
“Kelebeğin Rüyası çok iyi bir film. Kıvanç Tatlıtuğ beni şaşırttı, gerçek bir oyuncu performansı.”

Hasan Cömert (Yer Gösterici)
“Kelebeğin Rüyası, iki şairin hikayesi olarak kalsaymış keşke, fazla uzun, fazla şiir, fazla gösterişli, fazla altı çizilen cümle… Yılmaz Erdoğan, iki şairin dostluğunu iyi yazmış sadece gerisi fazlalık olmuş. Filmin en iyisi ise Kıvanç Tatlıtuğ. Resmen döktürmüş.”

Ali Koca (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası, -sanırım- tek plan olan açılış sahnesiyle bile Türk sinema tarihine şimdiden geçmiştir; hayırlı olsun. Bu film, sadece Yılmaz Erdoğan’ın titizliğini ve yönetmenliğini değil; Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğunu da tartışma dışı bırakmıştır.”

Burak Göral (Arka Pencere)
‎”Kelebeğin Rüyası”nda bir hikaye sorunu var ama nefis bir sinematografi, şahane müzikler ve Kıvanç Tatlıtuğ’un akıllara nakşeden performansı da var…

Olkan Özyurt (Sabah)
“Kelebeğin Rüyası, şairler üzerine yapılmış destansı bir güzelleme. Yılmaz Erdoğan, şapka çıkartacak bir yönetmenlik yapıyor.”

Sadi Çilingir (sadibey.com)
“Kelebeğin Rüyası’nın her karesi tablo gibi.”

Barış Saydam (Altyazı, Hayal Perdesi)
“Kelebeğin Rüyası’nda şairlerin hikâyesi bir yere kadar güzel de, filmde her şey fazlasıyla abartılı… Evler, arabalar, insanlar, aşklar, acılar… Hal böyle olunca, şairlerin hikâyesi de bunların altında ezilip gidiyor.”

Numan Serteli ‏(Kültür Mafyası)
“Kelebeğin Rüyası bir başka yönetmenin olsaydı, şu an yere göğe sığdırılamıyor olurdu. Oysa şimdi beğeniler çekingen, övgüler törpülü gibi.”

 

Kategoriler
izlenim

Şiirle Örülen Zaman: Gergedan Mevsimi

“Bir örümcek gelir.
Ve anı yapışkan tükürüğüyle karıştırır.
Avlar seni… ve terk eder
Bir örümcek ki
Bir örümcek kadar.”

Bahman Ghobadi, İran sinemasının yapıtaşlarından olan, Sarhoş Atlar Zamanı ile başladığı ve Kaplumbağalar da Uçar, Yarım Ay, Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok ile sinema dilini derinleştirdiği yolculuğunu Gergedan Mevsimi ile sürdürüyor. Türkiye’de çekilen, ritmini Sadık Kamangar’ın şiirlerinden alan, konusu ile de şairin hayatını görünür kılan film Türkiye’de de vizyonda.

İran Devrimi sonrası, 30 sene hapiste tutulan ve öldüğü söylenen şair Sahel’in öyküsü bu. Devrim akabinde “siyasi şiirler yazmak” suçu ile gözaltına alınıyor. Sahel’in eşi ve bir albay kızı olan Mina, kocasıyla işbirliği yapmak suçu ile on yıl ceza alıyor.

İslami rejim öncesinde Mina’nın şoförü olan Akbar, Mina’ya yıllarca histerik bir aşk besliyor. Aşkına karşılık bulamayınca da tutkusu, kendi hayatını hiçe sayacak, Mina’nın hayatına ise zarar verecek bir boyuta ulaşıyor. Akbar, şiirdeki örümcek misali yaşamları darmadağın ediyor.

Hapisten çıkınca çocuklarıyla İstanbul’a gelen Mina, geçmişin soluğu yanıbaşında, bir hayat kuruyor. 30 yıl sonunda hapisten çıkan Sahel ise, Mina’yı bulmak için İstanbul’un yolunu tutuyor.

Yıllar arasında gidip gelen, görüntüleri ile büyülü bir anlatım yaratmayı amaçlayan Gergedan Mevsimi, Ghobadi’nin teknik imkanları en iyi kullandığı filmi. Fakat filmde Ghobadi’ye has güçlü sinema dilini yakalamak pek mümkün olmuyor. Geçmişle geleceğin iç içe olduğu, hayalden ve bilhassa şiirden beslenen film yoğun bir sembolik dil ediniyor. Hayvanları insanlardan daha çok sevdiğini belirten yönetmen, Gergedan Mevsimi’nde metaforları çoğunlukla hayvan görüntüleri ile iletmeyi amaçlamış. Kaplumbağalar da Uçar’da rastladığımız kaplumbağaların düştüğü sahnelerin bir benzerini, fakat görsel anlamda çok daha etkileyici olanlarını Gergedan Mevsimi’nde görüyoruz. “Yüksekler için yaratılmamış”, evlerini sırtında taşıyıp yersiz yurtsuz olmanın, bir yönüyle hakim düşüncelere bağlanmayıp daha hür bakış açısını yakalamanın sembolü kaplumbağalar, kısa süre kuşlar gibi özgür olsalar da birer birer suya doğru düşüyorlar. Tıpkı sürgün hayatı yaşayan insanların iç karmaşası ve aidiyetlerini yitirişi gibi.

Bu karmaşa perdeye yansırken kasvetli hava, İstanbul grisiyle kendine yer edinmiş. Film süresince Sadık Kamangar’ın öz kızı tarafından ses bulan şiirler, kendi içine sığamayan deniz, sonsuz merdivenler, taş binalar ve derin boşluklar ile görsel bir yön oluşturuyor. Fakat filmi izlerken şiirler, metaforik dil ve hikaye arasında, bocalamak oldukça muhtemel. Zira bu derin anlatı, destekleyici ögelerin çok yoğun kullanımı nedeni ile bütünlüğünden taviz verip yerini bir kaosa bırakıyor. Belki senaryonun şiirle desteklendiği bu filmi daha iyi anlamak için Gergedan Mevsimi öncesi şiirlere de bir göz atmak, üzerine düşünmek yararlı olabilir.

Gergedan Mevsimi teknik boyutları yanında; filmlerinde, değindiği hayatlardaki insanlarla çalışan ve profesyonel oyuncuları tercih etmeyen Ghobadi’nin bu yaklaşımdan ayrılması ile de farklı bir yerde duruyor. Yönetmen Monica Belluci, Yılmaz Erdoğan, Beren Saat gibi ünlü isimlerle çalışmış. Filmin samimiyetini sekteye uğratan bu ünlü yoğunluğu göz yorsa da; özellikle Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğu dikkati hak ediyor.

Oyuncuların etkisiyle de bir kültürel çeşitlilik sunan Gergedan Mevsimi’nde Bahman Ghobadi baskıya, eşitsizliğe, yersizyurtsuz insanların arada kalmış hayatlarına eğilmiş. Aşkın, gücünü umutsuzluğa bırakışına İran edebiyatının derinliği ile bir yön vermek istemiş. Fakat bunları yaparken, Ghobadi’nin kendine has ve zengin sinema dilinin kenarında kalıp filmle beklentileri karşılamakta yetersiz olduğu görülüyor.

Kategoriler
izlenim

Bir Zamanlar Anadolu’da: Dev Bir Vicdan Filmi

Sarı bir pencere doldu kadraja, yavaş genişledi sonra üç tane adam, sefil bir rakı sofrası, simsiyah gökyüzü, bir dükkân önü sonrası karanlık…

Uzun uzun karanlık sahnelerin arkasında duran bozkır. Tadına doyulmaz bozkır. Gecenin karanlığında sorgu, polisiye nüanslar, herkesin kıyısında duran bir kadın hikâyesi. Komiser orada hırlayarak ceset bulmaya çalışırken Arapla Doktor arasındaki tüm konuşmalar hikâyenin ritmini bozmak ve tamamen odağı değiştirerek seyirci üzerindeki psikolojik etkiyi dağıtmak üzerine kurulu. Rüzgârın, yaprakların, yolda olan yağmurun sesi önünde duran doktorun sarı yapraklar arasında kaybolması. Nerede olursa olsun doğanın kendi dilinde mırıldandığı cümleler. Gece sakızını artırdıkça uzayan yolun kısa mesafeli yazgısı. Komiserin durmadan ve sürekli algıyı bozan konuşması. Bir günah araştırılıyor, geride kalanların boynuna asılacak bir günah. Bu günahın en derininde duran Kadın. Ceylan filmde kadın imgesini suya hızla giden ve gittiği yerde kendinden birkaç adet bulunan “Elma” imgesi ile vermiş ancak durum o kadar ortada ki.

Bu tavrından dolayı birçok kadının en temelde ona kızdığı noktada kadının hikâyelerinin en başkahramanı olmasının sebebi elbette insan kalbinde duran siluet bir kadın. Çünkü kadın yeryüzünün yaradılış hikâyesinin sessiz kahramanı. “Elma” imgesi ile kadını ifade etmek çok sıradışı bir fikir değil ancak “elma” imgesinin üzerine konulan anlam o kadar estetik ve şiirsel ki bu size asla yabancı gelmiyor. Ceylan diğer filmlerinde gözlerden akıttığı şiirselliğini bu kez o kadar çok yayıyor ki her ana dramatik ancak dudak kanarına konabilecek bir şiirin içinde buluyorsunuz kendinizi. Sahnelerin arasında “bırakılan “es” elbette Ceylan sinemasında yadırgadığımız bir durum değil ancak bu kez farklı olan araya bırakılan eslere daha fazla işlenmiş olan fotoğraflar. Bozkırda durdukça insanın elini tutan o soğukkanlı duruş, sarı bakış, kendinden emin olmanın çekincesi, zamanın içinde kaybolmak ve zamanın derinliğini kalbinde saklamak gibi birçok duyguyu o kadar zarif vermiş ki seyirciye Ceylan, uzun araba sahneleri, cesedi arayış ve onun gerisinden gelen kapalı aksiyon film içinde belirli bir mesafe ile durmanızı sağlıyor. Bir alegorik anlayış, bir bakış, bir aşk… Ceylan filmlerinde kendini baş tarafta görme durumu bu filmde asla gerçekleşmiyor, bu filme elinizi uzatıyorsunuz ancak asla dokunamıyorsunuz.

Kadın imgesine geri dönecek olursak bu kadın hikâyesinde insanın tellerine vuran en önemli ve dokunaklı hikâye Savcı’nın (Taner Birsel) anlattığı ve Doktor’un (Muhammed Uzuner) kendince yorumlar yaptığı kendi sonunu bilen ya da kurgulayan kadının hikâyesi. Bazen öyle oluyor hayat, birileri ölüyor ya da ölümünü planlıyor ve siz arkasından sadece bakabiliyorsunuz. Sinemanın en temelinde duran şeyde hikâyenin arkasından bakmak ve o hikâyenin aktığı yataktan geçmektir. Savcı bu ölümden mağdur, o ensesinde dolaşan kadının farkında ve aslında kadını anlatırken o kadın Doktor’un hemen önüne düşen gölgede saklanmış. Gözlerinin çevresinde duran çizgide sakladığı ölümü, savcı hiç utanmadan ve hatta anlatırken kendini gizleyerek kesiklerin arasından çıkarıyor ve elbette kimseyi incitmiyor. Ceylan Bir Zamanlar Anadolu’da filminde herkesi o kadar kısık sesle konuşturuyor ki belki de her şeyi seyircinin kendi vicdanına bırakıyor. Filmin bence bir başka ismi” Bu Dev Bir Vicdan” filmidir.

Filmin kadrosu oldukça başarılı ancak Yılmaz Erdoğan’ın sorunlu profili oldukça cılız. İnançsız bir komiseri ete kemiğe büründüren Erdoğan kendinden başka bir yere gidememiş maalesef – ki pos bıyıkları arasında sigara saran “Deli Emin” eksik ve insanı sarmayan cümlelerine rağmen bir adım daha ilerideydi Komiser rolünden. Kenan’ın bakışı ( Fırat Tanış) insanın ciğerine düşen bir şimşeğin beyaz kıvılcımı gibi olsa da insan ona kafasını çevirip bakamıyordu sanki hayattan bir canın eksilecekmiş gibi hissediyordun. Sessiz oyuncuğun ve sadece gözünün içindeki derin oyuncuğun anlamını bir kez daha kavrattı bize Kenan. Arap Ali (Ahmet Mümtaz Taylan) filmin kokusu olmuş. Cümlelerini hayata iliştiren Arap Ali tertemiz bir oyunculukla adeta ışıldıyor. Doktorla aralarında olan uzun tirad boyunca Arap Ali hayatı ortadan ikiye çok keskin ve çok acıtarak ayırıyor.

Uzun bir şiir okuma arzusuyla yanan herkesin bu filmi görmesi gerekiyor. Bu film bir vicdan filmidir.

Kategoriler
izlenim

Bir Zamanlar Anadolu’da: Taşraya Sancılı Dönüş

Üç Maymun ile “nihayet şehre yerleşti galiba” dediğimiz Nuri Bilge Ceylan, içindeki göçebe sıkıntı bitmemiş olsa gerek, sekiz yıllık bir aranın ardından “Uzak” ile geldiği şehre yerleşemeyip taşraya geri dönüyor. Yönetmen, temasal olarak sinema sahnesinde emeklemeye başladığı dönemlere kamerasını tekrar çeviriyor. Etraflıca bir Anadolu portresi çizme iddiasındaki “Bir Zamanlar Anadolu’da”, Nuri Bilge Ceylan ile özdeşleşmiş tüm estetiği bünyesinde barındırmasına rağmen yine de, bu satırların yazarı gibi bazısında büyük beklentilerle ile gidildiğinde tuhaf bir eksiklik hissi uyandırıyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da

Rüzgarlı bir gecede bir lastikçide rakı sofrasıyla açılan uzun sekansı, filmin büyük bölümünde bizi peşinden sürekleyecek olan soruşturma izliyor. Bu soruşturma çerçevesinde göreceklerimizin ve tanıyacaklarımızın toplamı ise bize, (tabii ki) nefes kesici fotoğrafların eşliğinde bir taşra (köy) hayatı portresi verecek. Nuri Bilge Ceylan’ın önceki yapımlarından aşina olduğumuz üzere klasik anlamda başlayıp, gelişen ve sonlanan bir hikaye yapısı yok. Üstüne üstlük bu sefer yönetmen, kamerasını kasıtlı olarak bir ana karaktere yoğunlaştırmak istemediğinden (başrolde, tüm bu kişilerin toplamı olarak taşra hayatının olmasını istediğinden belki de), film bittiğinde dahi tüm o süre boyunca perdede görünmüş kişilere dair, çoğu sezgilerimize dayalı olmak üzere sınırlı bilgiye sahip oluyoruz. Karakterlerin geçmişi ve geleceği ile ilgili sadece müphem ipuçları veriliyor. Gerisi bize bırakılmış.

Karakterlerin bir görünüp bir kaybolmaları, seyircinin ilgisini toplayıp birisine yoğunlaşmasını engelliyor. Tamam kabul; uzun olmasına karşın sıkılmıyoruz. 157 dakika boyunca dikkatimiz pek dağılmıyor- ki işin özü, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin akıcı olmasını bekleyen yok zaten. Lakin bunu sağlayış biçimine alışık değiliz belki de. Bu nispi akıcılığın asıl sebebi, bu işlevin karakterlerden çok, önceki Nuri Bilge Ceylan filmlerinde tanık olmadığımız şekilde (aslen Üç Maymun’da izlerini görür gibi olmuştuk), merak uyandıran bilinmezlere yüklenmiş olması. Soruşturmanın sonunda ne olacak? Adamı kim, neden öldürdü? Doktorun, savcının hikayesi ne? Bu soruların çoğalması yapıtın bir noktaya bağlanmasını güçleştiriyor. Hiçbirini (en şefkatli görünen doktoru bile) sevemiyor- çünkü en nihayetinde anlıyoruz ki onun da sırları var-, hiçbirine kızamıyoruz (çünkü istisnasız hepsinin bir marazı var). Yönetmenin meramı, her karakterin defosunu göstermekse eğer, bunu gayet iyi başarıyor. Böylelikle karakterlerin herhangi biriyle özdeşleşmek güçleşiyor. Film bittiğinde, perdenin ötesinden (güvenli bölgeden) taşrayı dikizleyen seyircinin elinde, bir gece yarısı cinayet soruşturması heyecanı ile saniyede 24 kare tablolardan gayrı pek bir şey kalmıyor.

Bir Zamanlar Anadolu’da, Yılmaz Erdoğan’ın çok güzel dile getirdiği gibi Nuri Bilge Ceylan’ın en konuşkan filmi. Eşiyle yürüttüğü senaryo geliştirme aşamasına Ercan Kesal’ı dahil ettiğinden beri, yönetmenin filmlerinde görülen diyalog ve anlatı gelişimi tesadüf olmamalı. Yoksa, Nuri Bilge Ceylan’ın röportajlarında kendisi için film yapmanın en sıkıntılı süreci olarak tasvir ettiği ifade senaryo yazımının, özellikle diyaloglar katmanında bu derece ileriye gitmesini başka türlü açıklamak zor. Ercan Kesal’ın Nuri Bilge’nin son iki filmine senaryo aşamasında yaptığı katkıların yanında, bu yazın gelişiminin bir diğer müsebbibini profesyonel oyuncular ile çalışmaya başlamasında da arayabiliriz.

Bir Zamanlar Anadolu'da

Bu iki buçuk saatlik etkileşimdeki seyircinin konumu da ilginç. Perdeye uykulu gözlerle, dalgın dalgın bakan izleyici, sanki her beyaz yakalı çalışanın iple çektiği yaz tatiline giderken arabanın lastiği patlamış da bu ücra köyde mahsur kalmış gibi. Doğa ne kadar güzel olursa olsun biliyoruz ki, kalıcı değiliz; şöyle bir uğrayıp gideceğiz. Bir arkadaşa bakıp çıkacağız. Bir daha da arkamıza bakmayacağız. Komiser Naci, Savcı Nusret, Arap Ali ve Doktor Cemal de bunun böyle olacağını biliyor gibi. Bu güzel ama yalıtılmış sahada doğmayanların, oralı olmayanların uzun kalmayacaklarını biliyorlar ve bunu izleyiciye hissettiriyorlar; fısıldıyorlar.

Nuri Bilge Ceylan’ın sabırla harmanladığı oyuncu yönetimi yeteneklerini profesyoneller üzerine yönelttiğinde ortaya çıkan sonuç, gerçek hayattan bir kesit düzeyinde güçlü ve inandırıcı. Filmde, yüzlerinin örtüştüğü (Nuri Bilge ve yakın arkadaşı Zeki Demirkubuz’un filmlerinde yüzler çok şey anlatır) karakterlere ruh vermek için seçilmiş tüm oyuncular parıldamakla birlikte, en uzun süre görünen karakter olarak Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Komiser Naci ön plana çıkıyor. Ancak, iyi performanslar Yılmaz Erdoğan ile sınırlı değil. Görece yan bir rol olsa da, aslen Orta Anadolulu bir doktor olan Ercan Kesal’ın canlandırdığı köy muhtarında kusur bulmak olanaksız. İkisinin de performansı bu film ile beraber hatırlanacaktır. Bu övgüler, Fırat Tanış (Kenan), Taner Birsel ( Savcı Nusret) ve Muhammet Uzuner (Doktor)’in performanslarının yetersiz olduğu anlamına kesinlikle gelmemektedir. Bilakis tam tersi.

Bir Zamanlar Anadolu'da

Yönetmenin, yolun ta en başından beri takip ettiği temaya geri dönüş yapması, sadece ülke sınırlarıyla kısıtlı olmayan çoğu hayranında muhtemel bir coşku yaratsa da, yeni bir keyif getirdiğini söylemek güç. Yönetmen, ilk dönemlerine kıyasla çok daha yetkin bir seyirlik sunabilmesine karşın, Nuri Bilge Ceylan gibi Türk Sinemasının son 15 yılına damga vurmuş; iç sesini dinleyerek yaptığı filmlerle binlerce insana ilham vermiş bir sanatçıyı, benim gibi blog kökenli bilgisayar çağı yazar-çizer takımı için eleştirebilmek hiç de kolay değil elbet. Hele de her Cannes’a katılışında bir ödülle dönüşü, onu (o ünlü teşekkür konuşmasıyla belki de hiç beklemediği şekilde) bu kadar popüler ve kuvvetli bir figür yapmışken. Üstüne üstlük kişisel olarak sempati duyduğum, tutkusunu örnek almaya uğraştığım birisiyken. Yine de artık taşralı olma, merkezde olamama, çemberin dışında kalma, onulmaz çekip gitme arzusu hikayelerinin yerine daha yetkin bir sinema koy(a)mayacak mıyız? Tarkovski’ye reverans niteliğindeki yuvarlanan elma ile sembolize edilen “zaman”ın yerine, sinemamıza yeni bir soluk getirmenin gerçek “zaman”ı gelmedi mi?