The Batman: Babaların Günahları Çocuklarına Geçer


The Batman: Babaların Günahları Çocuklarına Geçer

Batman Filmleri Değişim Geçiriyor

Süper kahraman filmlerinin işgal ettiği bir dönemde, yeni bir Batman filmi yapmak pek çok kişiye göre anlamsız gözüken bir eylemdi. Bunun nedenlerinin başında gelmiş geçmiş en iyi Batman filmi olan The Dark Knight’ın varlığıydı. Onun üzerine çıkan bir film yapılamayacaksa devam etmenin anlamsızlığı insanların kafalarını kurcalayan önemli bir detaydı. Sonuç olarak karşımıza son dönemlerin yükselen oyuncusu Robert Pattinson’ın bayrağı devraldığı yeni bir Batman filmi çıktı.

Belki de filmi sevebilmek için karanlığın içindeki depresif adama empati kurmamız gerekiyordu. Bu yüzden de herkese hitap etmeyen bir tasvir açığa çıktı. Acılarla büyüyen ve ailesinden yoksun yaşayan bir insanın hayata dair umutsuzluk mottosu önümüze serildi. İçinden çıkılmaz depresyonunu şehirdeki pislikleri temizlemek üzerine yoğunlaştıran bir intikam meleği… Mutsuzluğun kaosunda korkuya hayat veren bir adalet avcısı… İşte Batman olmak buydu. Kendin olmadan maskenin hükmünü diğer insanlara sunmak… Temel amaç bu kadar açıktı.

Gotham’ın Yağışlı Havası…

O halde belki de filmin yapmak istediği detaylara değinelim.

Yağmurun hiç durmadan kirli Gotham sokaklarını temizlediği gerilim atmosferi, herkesin Seven’a benim ise daha çok Saw’a benzettiğim bir hikaye kurgusu karşımıza çıkıyor. Referanslardan beslendiği çok açık olan yeni nesile güncelleme resitali filmin benliğini ele geçiriyor. Geçmişin iyi filmleri birleşerek Batman adı altında Voltran’ı oluşturuyorlar.  Suçlular için gerçekten de ürkütücü ama kendi içinde emo kırılganlığında bir Batman ortaya çıkıyor.

Zoe Kravetz’in kedileriyle yalnızlığın içinde yaşayan melankolik kedi kadın tasviri kesinlikle baştan çıkarıcı bir yerde kendini filmin gizli yıldızı haline getiriyor. Çünkü her sahnesiyle ilgiyi üzerine çekiyor. Ama rol olarak yardımcı bir misyonda olduğunun farkında, bu yüzden de Batman’den rol çalmıyor. Alfred artık bir uşaktansa bir baba figürü, Gordon ise Holmesleşen Batman’in Watson’ı gibi karşımızda dikiliyor. Yozlaşan bir şehrin sokaklarında gerçeğin peşinde ilerliyorlar. Polisler ve Batman arasındaki ilişki son derece kafa karıştırıcı yorumlanıyor. Birbirlerini sevmedikleri çok açık ama buna rağmen düşmanımın düşmanı benim dostumdur tavrı, nefretin üzerini puslu bir şekilde örtüyor.

Bu filmdeki Batman’in suçluların peşinden koşmak gibi bir derdi yok. Çünkü zaten ondan korktuklarını biliyor. Bu yüzden bulmacanın çözümüyle ilgileniyor. Dedektif hassasiyeti şeklinde detaylarda anlam bulmaya çalışıyor. Düşmanın onunla uğraştığı bilmesinden kaynaklı gizemi aydınlatmak adına adım adım sonuca ulaşmaya konsantre oluyor. Her aşamada geçmişin kara bulutları üzerine çöküyor. Depresif, korumacı ve geçmişin yükü altında ezilen kişiliği intikamcının acımasızlığında güçlü kalmayı başarıyor.

Pattinson harika bir Batman profili çizerken, Bruce Wayne olarak geçmişten bu güne algıladığımız ilgi manyağı, playboy zengin çocuğunu değiştiren bir performans sergiliyor. Farklı bir evrendeyiz ve aklınızdaki profil burada geçerli olmayacak mesajını filmin başından sonuna kadar gözümüze sokuyor. Bu durum insanların alışkanlıklarına bağlılıkları yüzünden iyi algılanmayabilir. Ancak filmin ağır tonunu ciğerlerize çekip, karakterin psikolojisini kabullendiğinizde The Batman sizin için bambaşka bir zevke dönüşüyor.

Emo Batman Mümkün Mü?

Matt Reeves kamerasını yansımalarla, puslu ve bulanık kadrajlarla gizemin parçalarını bulunana kadar netleştirmiyor. Belirli bir bakış açısıyla seyircisini sınırlıyor. Strange Days’i andıran gece kulübü sahneleri, uyuşturucu ve teknolojinin kullanış biçimi, futuristik katmanın ortaya çıkmasına neden oluyor. Böylece süper kahraman filmlerinden çok film-noir, cyberpunk ve polisiye türü içinde filmi konumlandırabiliyorsunuz.

Fraser’in karanlık sinematografisi aksiyon sahnelerinin dahi, hikaye anlatımına hizmet etmesini sağlıyor. İncil referansları ve kaosu arzulayan kötü karakteri ile politik çürümüşlüğün bilindik ama yine de içimizi ekşiten gerçekçiliği filmin her noktasına siniyor. Filmin son bölümünün hikayeden çok biçime yenik düşmesi sonucunda kurgunun biraz sarktığını fark ediyoruz. Bu sarkma da filmin görkemli ivmesinin kaymasına sebep oluyor. O kısım biraz törpülenebilse daha da tatmin edici bir film ortaya çıkabilirmiş.

Sonuç olarak Batman filmlerine baktığımızda villain karakterlerin Batman’lerden rol çaldığı filmlere defalarca tanıklık ettik. Ancak The Batman öyle değil. Villain’ların rol çalamadığı bir Batman tasviri bu filmin odağındaki nokta olarak karşımıza çıkıyor. Filmin adında da olduğu gibi “The” ifadesi bu filmin Batman’in filmi olduğunun altını çiziyor. Gözlerinin içine baktığınızda içinde yaşadığı dünyanın karanlığını görebiliyorsunuz. O artık bir süper kahraman değil, sadece adil olmayan çalışan bir adalet temsilcisi… İşte bu yüzden gerçekçi ve orijinal…


Leave a Reply