The Descendants: Bir Babanın Aşırı Acıklı Hikâyesi

The Descendants: Bir Babanın Aşırı Acıklı Hikâyesi

Eşinin geçirdiği tekne kazasına kadar hayatını kendi bildiği rutinde yaşayan ve bu rutinde ne ailesine ne de çocuklarına yeteri kadar zaman ve sevgi ayırmayan Matt King, komaya giren ve durumu pek iç açıcı olmayan eşinin gözleri önünde yavaş yavaş yitişini seyretmek zorunda kalmıştır.

O güne kadar kızlarıyla ilgilenmeyen Matt bu defa ailesini görmezden gelecek durumda değildir. Ailenin küçük kızı annesinin bu umutsuz durumuna çevrisine verdiği aykırı davranışlarla katlanmaya çalışırken, yatılı bir okulda eğitim gören büyük kızı ise annesinden nefret ettiği için onun bu durumuyla ilgilenmemektedir. Tüm ahval ve şerait içinde dahi Matt’in görevi ailesini bir araya toplamak ve artık bitkisel yaşama giren eşinin son günlerinde o bilmese de hiç olmadığı kadar onun yanında olmaktır. Matt’in, eşinin hayatta kalmasına dair dair tüm umudu, doktorlardan aldığı son haberle yok olur. Matt’in eşi hiçbir zaman zaman komadan çıkamayacaktır. Matt bu kötü haber üzerine akrabalarını eşine veda etmeleri için bir araya getirmeye başlar. İşte bu bir araya toplama işine giriştiğinde ise hem eşine dair o güne kadar bilmediği bir sırrı öğrenir hem de kendi koşuşturması içinde sürekli es geçtiği hayatını gözden geçirmek durumunda kalır. Bu arada Matt oldukça geniş olan akraba-yı taallukatı adına hatırı sayılır bir yekûn tutan arazinin satışı ile ilgili karar verme ve imza atma yetkisine sahiptir ve bu arazinin satışına dair son karar da verilmek üzeredir.

Bir dram filmi olmaya oldukça müsait olan Descendants’ın mevzusu seyirci için giderek ağlamaklı bir hal alacakken, dağılmaya yüz tutmuş ailesini yeniden bir araya toplamaya çalışan bir babanın trajikomik hali pür melali olarak beliriyor. Yaşanan tüm trajediye rağmen olayların Hawaii gibi bir cennette geçmesi ise filme ayrı bir ironi katıyor denilebilir. Yanında iki problemli kız çocuğu ve büyük kızının yeni yetme sevgilisiyle Hawaii takımadalarında eşine veda etmeleri için akrabaları arasında mekik dokuyan Matt sadece eşini kaybetmenin acısıyla değil eşinin sağlığında yaşadığı başka bir ilişkisi olduğu gerçeğiyle de baş etmek zorunda kalıyor. Eşiyle bu konuda bile hesaplaşmak için geç kalan Matt bu durumdan eşinin sevgilisinin de haberdar olup olmaması konusunda gelgitler de yaşıyor. The Descendants’da bu ölüm hem Matt hem de kızları için bir çeşit katharsis işlevi görüyor. Başını bir süreliğine işlerinden kaldırıp kendi hayatını gözden geçiren kahramanımız hayatta aile denilen şeyin ne olduğu, ne işe yaradığı, bir ailenin nasıl bir arada tutulması gerektiği ve bunun neden gerekli olduğu üzerine de düşünmek durumunda kalıyor. Annelerini kaybeden kızlar ise kendi şımarıklıklarını ve kaprislerini bir yana bırakıp artık biraz daha büyümüş olmanın sorumluluğunun gereklerini yerine getirmeleri gerektiğini fark ediyorlar.

Başından sonuna kadar bir ailenin bireyleri arasındaki ilişkilerin trajik komedisini anlatan Descendants’ın kendi çapında oldukça yankı uyandırıp beğenilmesi bana biraz abartılı geldi. Film kendi halinde “vasat” bir yapım olmaktan öteye gidemezken bir dünya sinema ödülünde adaylık aldığını ve adaylıklardan bazılarını da kazandığını söylemek gerek. Oysa The Descendants, benzerini birçok defa seyrettiğimiz, öyle aman aman farklı, değişik, yeni buluşlarla, anlatımlarla ya da hikâyesindeki özgünlüklerle öne çıkan bir film değil. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu film için söylenebilecek en iyimser tanım onun “vasat” bir yapım olduğudur. Hâl böyleyken Oscar’larda dahi adının geçmesi ise War Horse’da yaşanılan şeyin Descendants’ta da vuku bulduğunu gösteriyor olsa gerek bizlere: İyi filmin olmadığı yerde Descendants’a da Abdurrahman Çelebi denmek zorunda kalınıyor. Bu arada George Clooney’in oyunculuğunu apayrı bir yerde tutmak ve değerlendirmek gerektiği notunu da ayrıca düşmek gerekir. Bu kulvarda övgüyü gerçekten hak eden başka çarpıcı bir film için Little Miss Sunshine’ı salık veririm.


Leave a Reply