The Favourite: Çirkin Ve Her Şeyi Gören Güçlü İktidar

Yorgos Lanthimos'un dönem filmi The Favourite çok iyi karakter çözümlemelerine sahip...

2009 yılında The Kyonodontas (Köpek Dişi) ile Cannes’da Belirli Bir Bakış ödülünü kazandıktan sonra adını geniş kitlelere duyurmuştu Yunan Yeni Dalgası’nın gözdesi Yorgos Lanthimos. Köpek Dişi’nde aile, iktidar, bastırılmış cinsellik, ataerkillik gibi öğeleri öyle başarılı bir şekilde harmanlamıştı ki Lanthimos daha ilk uzun metrajında bir auteur sinemacı olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Sonrasında ise 2011’de The Alpeis, 2015’te artık yıldız oyuncular Colin Farrell ve Rachel Weizs ile çalışarak Hollywood’a açıldığı The Lobster ve son olarak 2017’de de The Killing of the Sacred Deer gelmişti.

2018’de ise The Favourite (Sarayın Gözdesi) ile karşımıza çıktı. Yorgos Lanthimos. Senaryosunu Deborah Davis – Tony McNamana ikilisinin yazdığı filmin başrollerinde ise Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone bulunuyordu. Onların ardında ise Nicolas Hoult. Film Bafta ödüllerinde tam 7 ödül kazandı ve Oscarlarda da 10 dalda adaylık kazanarak ödül sezonunun şampiyonlarından biri oldu.

KONUSU

18. Yüzyıl İngiltere’sinde Kraliçe Anna (Colman), gözdesi Sarah (Weisz) ile birlikte ülkeyi yönetmektedir. Anna’nın kronikleşmiş hastalıkları ülkenin iç ve dış siyasetini neredeyse tamamen Sarah’nın ellerine bırakmıştır. Ta ki Sarah’ın uzaktan kuzeni olan genç Abigail saraya adım atana kadar.

ANALİZ

Öncelikle filmdeki yönetmenlikten bahsetmemiz gerekiyor. Lanthimos sinemasını az çok bilenlerin bildiği üzere kendine ait özgü bir grameri olan yönetmenin bir dönem filmine yönelmesi gerçekten oldukça riskli bir hareket. Ancak Lanthimos bunun altından başarıyla kalkmasını biliyor. Senaryoya genel olarak karışmamış olması ve tarihsel gerçeklere bulaşmaması filmi çok daha leziz hale getiriyor. Gerçekliklere değil de tamamen sarayın üç kadını olan Anne, Sarah ve Abigail’e odaklanılmış. Karakterlerin derinliklerine öyle bir başarıyla iniliyor ki filmin tarihsel gerçekliklerle bağdaşmamasından rahatsızlık duyacak olanlar sadece tarihçiler. Seyirci için seyir zevki gerçekten çok yüksek bir film The Favourite. Bunda da bahsetmiş olduğum gibi yönetmen Lanthimos’un ve oyunculuk performanslarının çok büyük yeri var.
Karakterlerin davranışlarını çok iyi şekilde destekleyen kusursuz kamera açıları, geniş açılı lensler Kubrick’in Barry Lyndon’ını da anımsatıyor zaman zaman. Bunun dışında senaristler Deborah Davis ve Tony McNamana’yla da ne kadar uyumlu çalıştığını anlıyoruz filmi izlerken. Bazı sahneler gerçekten filmde o kadar önemli yer tutuyor ki, bu sahneler üçünün uyumunun verdiği en önemli meyveler. Yönetmenlik ve senaryo başarısı dışında filmin set dekorasyonu, kostümleri, makyajı gerçekten inanılmaz. Filmi izlerken akıllara bu işin iki zirve filmi olan Kubrick’in Barry Lyndon’ı ve Milos Forman’ın Amadeus’u geliyor. Görüntü yönetmenliğinde de bu iki filmi hatırlatan anlar var. Geniş açı lensler, üç ana karakterin yüzlerine kullanılan zoom’lar gibi. Ama özellikle sarayın içinde Kraliçe Anna, Sarah ve Abigail’in yürüyüş sahnelerindeki kamera hareketleri muhteşem. Geniş açı kullanılıyor olmasına rağmen çok özgün bir hareketle kamera sağa sola silindir gibi dönüyor. Burada elbette görüntü yönetmeni Robbie Ryan’ı tebrik etmek gerekiyor.

Gelelim oyunculuklara. 2011’de İngiliz tiyatrocu ve sinema oyuncusu Peter Mullan ile başrolü paylaştığı Tyrannassur ile kariyer basamaklarını hızlıca tırmanmaya başlayan, günümüzde de The Crown dizisinde Queen Elizabeth performansıyla gündemde olan Olivia Colman, kusursuz bir performans sergiliyor. Özellikle canlandırdığı kraliçe Anne’in sürekli hasta olmasının sebebiyet verdiği depresyon, manik bozukluklar, öfke patlamaları ve ani sevinçler gibi ruh hallerini mükemmel şekilde aktarıyor seyirciye. Rachel Weisz da rol aldığı her filmde olduğu gibi yine büyülüyor. Kariyeri boyunca çok seçici olmasıyla tanınan Weisz’ın bu film için de biçilmiş kaftan olduğu aşikar. Emma Stone ise bana göre kariyer performansını sergiliyor bu filmde. Özellikle Weisz’ın karakteri olan Sarah’la Stone’un Abigail’inin farkı öfke kontrolü ve sinsilikti. Stone’un da buralardaki mimikleri, planlarını gizleyebilme gibi hareketleri çok başarılı.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Kraliçe Anne, saraydaki gözdesi Lady Sarah ile birlikte yaşıyor. Ancak Anne, kocasını kaybetmiş ve 17 defa da çocuk kaybetmiş bir kadın. Bir kraliçe. Gut hastalığı çekiyor ve manik depresif. Sürekli hasta ve mutsuz. Çok nadir anlarda ise küçük şeylerle mutlu olabiliyor ama bunlar da çok kısa sürüyor sonra yeniden eski haline dönüyor. Anne’nin sağlığından mütevellit İngiltere’nin iç ve dış siyaseti neredeyse tamamen Marlborough Lady’si Sarah’a ait. Sarah daima kraliçeyle arasını iyi tutarak ve hatta onunla cinsel birliktelik de yaşayarak sarayda kendince bir otorite kurmuş ve o sayede de hükmedici rolde görünüyor. Ancak önemli kararlar alınmadan önce elbette Kraliçe Anne ile de fikir alışverişinde bulunuyor ve Kraliçe ne istiyorsa o oluyor. Sarah sarayda Anne dışında herkese söz geçirse de sadece kraliçeye geçiremiyor. Burada aslında şunu söylemek gerekiyor ki Kraliçe Anne çok hasta ancak çok zeki bir karakter. Durumu olmamasına rağmen gene de etrafında olanlardan haberdar, Sarah’a belli bir iktidar gücü de vermiş ancak Sarah da dahil olmak üzere herkes gerçek iktidarın her şeye rağmen kendisinde olduğunu biliyor.

Gelelim Sarah’ın saraya hizmetçi olarak katılan uzaktan kuzeni genç Abigail’e. Abigail de oldukça zor bir hayat yaşamış. Eskiden gayet soylu ve aristokrat bir hanımefendi iken sonrasında her şeyini kaybediyor ve Sarah’ın referansıyla Kraliçe Anne’nin sarayına geliyor. Önceden yaşadığı sarayda Lady olduğu için Abigail’in de en büyük amacı burada etrafına laf geçirebilmek ve iktidarı ele geçirmek. Her şeyini kaybettikten sonra oldukça zor durumda olduğunu daha ilk başta görüyoruz Abigail’in. Saraya getirilmekte olduğu at arabasının içinde karşısında oturan erkek ona bakarak mastürbasyon yapıyor ve arabadan hareket halindeyken itilerek atılıyor, yerdeki çamura yüz üstü düşüyor. Abigail’in en önemli özelliklerinden biri de saraydaki güçlü erkeklere karşı tutumu. Aslında film bu konuda tamamen çok özgün ve çok güçlü. Kralın olmadığı, sadece Kraliçe’nin yanında oldukça otoriter ve güçlü bir femme fatale Lady Sarah ile İngiltere’yi yönetiyor olması çok orijinal. Lanthimos burada seyirciye küçük bir oyun yapıyor aslında. Abigail’i daha ilk sahnesinde hem karşısında mastürbasyon yapan bir erkeğe bir şey diyemiyor olarak gösteriyor hem de yüz üstü çamura düşürttürüyor. Seyirci buradan sonra da Abigail’le ilgili böyle düşünebilecekken o saraya girdiği andan itibaren kendisine cinsel arzular besleyen genç erkek vekillere karşı tavrını koyuyor ve seyirciyi şaşırtmayı başarıyor.

Abigail saraya girdiği andan itibaren normal bir hizmetçi olarak çalıştırılmaya başlıyor ve elbette en büyük amacı bu durumdan kurtulmak. Etrafında olanları ve insanları çok iyi inceliyor Abigail. Özellikle Sarah’ın Kraliçe’nin yanındaki güçlü duruşunu tartarak sarayda güçlü olmanın tamamen Kraliçe’yle iyi geçinmek olduğunun farkına varıyor. İşte burada da filmin en önemli sahnelerinden birine geliyoruz. O da Abigail’in Kraliçe Anne ile Sarah’ı sevişirlerken görmesi ve belli etmeden odadan uzaklaşması. Bu sahneden sonra Abigail sarayın anahtarının önce Sarah, ondan da Kraliçe olduğunu anlıyor ve tamamen ona göre davranmaya başlıyor. Ve sonunda bir gün eline aradığı fırsat geliyor Abigail’in. Kraliçe Anne’nin gut hastalığı yeniden nüksediyor ve bacağındaki yaralar Abigail’in sürdüğü merhemlerle iyileşiyor. Bundan sonra Kraliçe Anne de Abigail’e ısınmaya, onu arada bir odasına çağırıp yanında gezdirmeye başlıyor. Bunları elbette gören Lady Sarah ta kendince Abigail’i Anne’den uzaklaştırmanın planlarını yapmaya başlıyor ancak hesaba katmadığı şey ise Abigail’in zekası ve sinsiliği.

Bir sabah Sarah Abigail’i trap yapmaya davet ediyor. Trap ise tüfekle disk vurulan spora verilen ad ancak geçmiş yüzyıllarda disk yerine kuşlar ve daha başka uçan hayvanlar vurulmaktaydı. Sarah gerçekten usta bir trap sporcusu ve bunu Abigail’e öğretmeye başlıyor. Burada konuşuyorlar ve Abigail, Sarah’a olabilecek tüm sırların kendisinde güvende olacağını, kendisinin rahatlıkla güvenilebilecek birisi olduğunu söylüyor ancak bunu söylerken bir de “en büyük sırrınız bile” diyerek Anne ile Sarah arasındaki lezbiyen ilişkiyi bildiğini Sarah’a aba altından gösteriyor. Sarah da bunu anlayarak birdenbire tüfeğini Abigail’e döndürerek ateş ediyor ama elbette bilerek ıskalıyor. Tabi ki o da burada Abigail’e kendince bir mesaj veriyor veya verdiğini sanıyor. Buradan sonra Abigail önce Sarah tarafından dövüldüğü yalanını uydurup Kraliçe’nin yanına kendini aldırıyor, hatta Kraliçe tarafından baş nedime ilan ediliyor. Halbuki aynı anlarda Sarah, kraliçeye Abigail’in kovulması gerektiğini söylüyordu.

Artık buradan sonra Abigail ile Anne’nin samimiyeti gittikçe artıyor. Kraliçe onu kaybettiği 17 tane çocuğunu sembolize etmeleri için aldığı 17 tane tavşan yavrusuyla tanıştırıyor. Tavşanların önemine ise finalde parmak basacağım. Bütün bunlar olurken saray meclisinde tartışmalar da var. Muhalefet Fransa ile sürmekte olan savaşın son bulmasını ve barış gelmesini istiyorken Kraliçe Anne’nin ve Sarah’ın olduğu iktidar vekilleri ise savaşın devam etmesinde diretmekteler. Bazı sahnelerde ise monarşinin savaşlar üzerinden askerlere, askerler üzerinden de insana nasıl baktığını görüyoruz. Meclisteki tüm tartışmalar Anne’nin veya Sarah’ın karar açıklamalarıyla son buluyor. Üstelik Sarah’ın kocası savaşta ön cephede savaşıyor olmasına karşın Sarah’ın umurunda değil ve savaşın devam kararını açıklarken yüzünde hep soğuk ve hissiz bir ifade var. Yani sarayın ve saray dalkavuklarının ölen veya savaşan askerleri hiçbir zaman umursamadığını ve umursamayacağını gösteriyor bize burada Lanthimoş. Bir bakıma aslında monarşinin de çürümüşlüğünü anlatıyor.

Bir sabah Abigail, Anne’nin odasında çay içmeye gelen Sarah’ın çayına zehir koyuyor ve Anne ile toplantısının ardından kararı bildirmek için atıyla saraydan ayrılan Sarah kusmaya başlıyor ve bayılarak ortadan kayboluyor. Sarah’ın yokluğunda ise Abigail artık iktidarını perçinlemeye, sarayda sözünü tam anlamında geçirmeye başlıyor. Ve hatta bunun için saraya geldiğinden beri kendisinin peşinde koşan Marsham ile evleniyor. Evliliklerinde de görüyoruz ki erk ve evliliklerinde hükmeden tamamen Abigail. Abigail’in Marsham ile evlenmesinin tek ve en önemli sebebi Marsham’ın sarayda Kraliçe Anne’nın da sevdiği birisi olması ve aynı zamanda Anne’nin dışişleri bakanlığına atadığı genç Harley’le Marsham’ın yakın arkadaşlığının olması.

Bunların dışında Abigail, Anne’i arada bir överek de kendini sevdiriyor. Onun güzelliğinden filan bahsediyor. Ancak burada bir gerçek var ki Kraliçe Anne, toplumsal normlar bakımından fiziksel bir güzelliğe sahip değil, hatta çirkin görünen birisi. Ki zaten sürekli hastalıklar geçirmiş olduğu için de kilosu dengesiz biçimde yüksek. Yani Abigail buralarda yaranmak için yalan söylüyor. Sonra Lady Sarah iyileşerek saraya geri döndüğünde Anne ile aralarında etkileyici bir konuşma geçiyor. Geri dönmüş olmasına rağmen saraydan sürgüne gönderildiğini öğreniyor Sarah ve Kraliçe ile konuşmak için odasına gidiyor ancak Anne onu içeri almıyor. İkisi de aralarına odanın kapalı kapısını alarak konuşmaya başlıyorlar.

Sarah: Anne, Abigail seni gerçekten seni sevmiyor. O bir yalancı ve sana yaranmak için yalan söylüyor.

Kraliçe Anne: Hiç de bile. Ben Abigail’i çok seviyorum ve o da beni seviyor. Bana güzel olduğumu da söylüyor. Sen bana porsuk bile diyordun. Onunlayken gayet mutlu hissediyorum.

Sarah: İşte bu yüzden diyorum. O bir yalancı, seni sevmiyor. Çünkü sana güzel olduğunu söylüyor. Aşk ise yalan söylememektir, dürüst olmaktır. Sen hep bir porsuksun.

Burada Lanthimos’un aşka bakışının da dürüstlükten geçtiğini ve dünyadaki tek gerçek aşkın dürüstlük olduğunu söylediğini görüyoruz. Ardından Sarah sürgün ediliyor ve savaştan kurtulan kocasının yanına gidiyor. Abigail ise artık amacına tamamen ulaşıyor, Kraliçenin dışında sarayın tek hakimi, hanımı olarak yaşamaya başlıyor.

Ve şimdi filmin vurucu finaline geliyoruz. Abigail ile Kraliçe Anne, Anne’nin odasındalar. Anne yatağında uzanıyor, Abigail ise cam kenarındaki sandalyede oturuyor ve tavşanlarda odada takılıyorlar. Bir tanesi Abigail’in ağağının tam altına geliyor ve Abigail de topuklu ayakkabısının da gücüyle tavşanı birkaç saniye eziyor ancak tavşanın çıkardığı sesle onu hemen bırakıyor. Bunu duyan ve neler döndüğünü anlayan Kraliçe, Abigail’i yanına çağırıyor, yataktan kalkıyor ve ona bacağını ovmasını istiyor. Burada aslında Abigail, kraliçeye eliyle mastürbasyon yapıyor. Ancak yerde olan o, ayakta olan Kraliçe. Yüceltme açısı denen alt açıyla çekiliyor burada Anne’nin yüzü ve bir hareketle iktidarın her zaman ve sadece kendisinde olduğunu ispatlamış oluyor.

Son olarak The Favourite, Yorgos Lanthimos’un çoğu kişiye ve sinema eleştirmenine göre en rahat izlenebilir, en akıcı filmi. Finalinde yine bir muğlaklık var ancak filmlerinin finallerindeki muğlaklık zaten Lanthimos’un en büyük özelliği. Yani filmlerinin bir kesinlikle bitmesinden ziyade üzerine tartışılmasını istiyor ve The Favourite’le de bunu sonuna kadar başarıyor da.

kategori:
izlenim