Bu Şehir Kötü Kokuyor


the-spirit-gorsel.jpg

Frank Miller’ın yönetmenliğini yaptığı Will Eisner’ın romanından uyarlanan Spirit filmi Miller’ın neden yönetmenlik yapmaması gerektiğinin en büyük kanıtı.

Rhys Ifans’ın küçük erkek kardeşi ile oynadığı Twin Town isimli filmde yozlaşmış polis memuru Terry yaşadığı şehir Cardiff için Shitty City diyerek kendi dilinde kulağa çok hoş gelen bir kafiye yarattığını düşünür. Kendisine nazaran daha az yozlaşmış yaşlı ortağı ise gerçeğe dönmesine yardımcı olur: “sen bir edebiyatçı değil, polissin.”

Keşke aynı şeyi biri Frank Miller’a da söyleseydi. Sağduyulu, sinema sanatından anlayan, ak süt emmiş bir amerikan evladı bu adamın karşısına çıkıp ‘abi sen zati zanaatkâr adamsın, çiziyorsun, yazıyorsun; niye yönetmenlik gibi boyundan büyük işlere kalkışıyorsun.’

Ne yazık ki sağduyulu arkadaş konusundan eksikliği olduğu anlaşılan Frank Miller, 300’den sonra sıvamaya devam ediyor. Will Eisner’ın Spirit isimli çok da önemli olmayan bir çizgiromanının beyazperde uyarlamasını gerçekleştiren Miller, 1940lı yıllar Amerika’sının karikatürize bir halini gözler önüne seriyor.

Aslında gözler önüne serilecek çok bir şey yok. Aldığı kimyasal bir karışım sonucunda ölümden süper güçler ile dönen bir polisin hikâyesi, günümüz yaratıcılığı içinde büyük bir klişe olmaktan öte değil. Spirit rolündeki Gabriel Macht, benzer bir şekilde mezardan çıkan sinematik kopyası Brandon Lee’nin tırnağı bile olamayacak bir oyunculuk sergiliyor.

Spirit Denny Colt (polis iken adı buymuş arkadaşın) film boyunca çatılardan atlıyor. Nemesis’i Octopus’u görünce deli danalar gibi dövüşüyor. Önüne düşen karılara yazıyor. Hepsini düşürüyor ama senaryo gereği hiçbirini yatağa atamıyor. Bir süper kahramanın hazin seks yaşamı perde arkasında kalıyor.

Süper kötümüz Octopus rolünde ise Samuel L. Jackson klasik tiradlarını atıyor. Pulp Fiction’dan bu yana her yönetmen ‘bu adama kesin İncil’den bir paragraf okutmalıyım ya da sağlam bir monolog yazdırayım şu senaryo yazarına; adam işini yapsın’ diye düşünüyor. Spirit’in aklı başında olmayan haline karşın aklı başında Nemesis Octopus çoğunlukla Spirit’i istediği gibi yönlendiriyor.

Film süper kahramanın gücünü şehirden alması fikri üzerine kuruluyor. İngilizcede ruh anlamına gelen Spirit nasıl oluyorsa şehrin ruhu oluyor. Sin City’den bu yana alışılagelmiş çizgiroman estetiğinden dem alan görsel anlayışıyla tüten şehir Central City (sanırım Will Eisner o yıllarda şehir ismi konusunda yaratıcılığı çok konuşturmaya pek ihtiyaç duymamış) içindeki süper iyi ve süper kötü kahramanları ile gerçekten kötü kokuyor. Galli polis memurunun Shitty City tanımlaması Büyük Britanya’nın en şirin şehirlerinden biri alan Cardiff’den çok kurmaca şehir Central City’ye uyuyor.

Elbette bu şehir içinde güzellikler de yok değil. Fakat bu güzellikler ne yazık ki kişiler ya da karakterler değil vücut parçalarından oluşuyor. Bunlar Eva Mendes’in kalçası ile Scarlett Johannson’un göğsü. Eva Mendes Sand Saref isimli büyük taşlara tutkun bir hırsızı Scarlett, Silken Floss isimli süper kötü yardımcı karakterini canlandırıyor. Film boyunca siyah ya da beyaz siluet şeklinde gösterilemeyen bu iki kadın (yönetmen Frank Miller bile olsa yemiyor tabi!) ve önemli parçaları Spirit’i izlenilir kılmaya yetmiyor.

Sin City’den sonra Amerikan Yönetmenler Birliği’nden izin almadan Frank Miller’ı yönetmen yapan ve bu sebepten birlikten atılan yönetmen Robert Rodrigez’in işlediği sinemasal suç bu filmle tam olarak gün yüzüne çıkıyor. Sinemaseverler olarak temennimiz Frank Miller’ın çizgiroman dünyasına geri dönmesi.

Umuyoruz ve bekliyoruz beyhude olsa da.


Leave a Reply