Kategoriler
izlenim

The Ward: Dışarıdan Bakınız

On yıl. Aradaki, Tv serisi Masters Of Horror için çektiği iki filmi (Pro-Life, John Carpenter’s Cigarette Burns) saymazsak evet, on yıl geçmiş 2001 yapımı Ghosts of Mars’ın üstünden perdede yeni bir “John Carpenter’s …” yazısını görmeyeli. Şimdi karşımızda TheWard (Koğuş). İnsanın, on yıldır koğuşta mıydın be adam, diyesi geliyor. Öyle ya da böyle şu Koğuş’a girip bir bakalım.

Öncelikle şunun altını çizmek gerekir ki karşımızda olan, en önemli işlerini 70ler ve 80lerde kotarmış, korku ve bilimkurgu janrında bugün kült diyebileceğimiz filmlere imza atmış, kendinden sonraki kuşağı önemli ölçüde etkilemiş bir yönetmenin 2010 yapımı bir filmi. 70 ve 80li yılların o naif ve minimalist dünyasına kıyasla şu an, 90lar ve özellikle de 2000li yıllardan sonra çok daha giriftleşen bir dünyada yaşıyoruz. Belki de bunun bilinciyle yönetmen-biraz da Vampires ve Ghosts of Mars filmlerinin almış olduğu olumsuz eleştiriler nedeniyle olsa gerek (oysa ki ben, bu adı geçen filmlerde bazı kofluklar bulsam da ikisine de, “bir Carpenter filmi’’ rahatlıkla diyebilirim) -hikayesi 60lı yıllarda geçen Koğuş’u çekerek şimdiki zamanın ruhunu yansıtma çabasına girmektense kendi bildiği sularda yüzmeyi tercih etmiş. Buna rağmen ortaya -kaba tabirle- kötü olmasa da Carpenter sineması içinden en Carpenter olmayan film çıkmış diyebilirim.

Film, dertli ama hangi dertten muzdarip olduğu belli olmayan 18 yaşındaki Kristen’in, bir çiftlik evini yakmasıyla başlar ve Kristen bir akıl hastanesine kapatılır. Kendisinin oraya ait olmadığını, aklı başında olduğunu doktoruna söyler ve neden oraya kapatıldığını sorgular. İlk geceki başarısız kaçma girişiminin ardından hastanedeki diğer kızlarla (Emily, Sarah, Zoey ve İris) tanıştırılır. Kısa süre sonra kızlardan, hastanede garip olayların döndüğüne dair bilgi edinir: Kendisi hastaneye getirilmeden hemen önce Tammy adlı bir kız kaybolmuştur… şimdi de Iris.

Kristen, şüphelerini doktor ve hastane personeline yöneltir. Sonrasında ise hikayesini de öğrendiği, hastanede gezinen Alice Hudson efsanesi-hayaleti, tüm gerçekliğiyle belirginleşir. Alice, Kristen’in tüm arkadaşlarını öldürür, Kristen de onu. Şimdi de gerçek zamanı: Kristen, aslında Alice Hudson imiş. Emily, Sarah, Zoey ve Iris hatta Tammy ve son olarak da Kristen, travma geçiren Alice’in, travmasıyla baş edebilmesi için yarattığı kişiliklermiş. Teşhis: Çoklu kişilik bozukluğu.

Filmin başından sonuna kadar izleyiciye, Kristen’in beynindeki koğuştan ziyade içinde kaldığı hastane koğuşu ve hatta akıl hastanesinin tamamı-personel de dahil- korku metaforu olarak sunuluyor: Jenerikten önceki sekansta, henüz Kristen hastaneye getirilmeden Tammy’nin yok edilmesi, hastanenin etrafındaki tekinsizlik ve sürekli gürleyen gök,doktorun ve özellikle de hemşirenin güven vermeyen yüz ifadeleri,Kristen’in neden orda olduğuna dair tamamen cevapsız bırakılan sorular,ikna olunası bir Alice hikayesi ve onun ortalıkta dolaşan hortlağı ve tüm bunların karşısında ise “acaba tüm yollar Kristen’de mi bitiyor” dedirten bir veri kırıntısı ( izbe bir yerde hapsedilmiş, 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun araya giren bir iki saniyelik görüntüsü).

Filmin bu yapısı günümüzdeki yaygın, gerilim-korku sineması anlayışının şaşırtmacı taktiklerine yönetmenin, filmin finalinde izleyiciyi ters köşeye yatırabilmek için fazlasıyla meyletmiş olduğunu gösteriyor. Finalde, Kristen(Alice) için kendisiyle yüzleşme anlamına gelen gerçeğin, izleyici için etkisi, kuru bir bilgiden öteye gidemiyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Alice’in, nasıl bir tedavi sürecinden geçirildiği, bu süre içerisinde nasıl bir yöntem uygulandığıyla ilgili filmde büyük bir boşluğun olmasıdır. Eğer bu boşluk olmasaydı; Alice’in yarattığı kişiliklerin, kendisiyle olan bağlantılarını daha iyi algılayabilir, kendini hapsettiği koğuş-beynine gerçek bir yolculuk yapabilir ve oradaki korkuyu biz de yaşayabilirdik. Burada, bir gerilim-korku filminin olmazsa olmazı olan, canlı ya da cansız bir korku unsurunun perdeden taşırılamamış olması izleyici için-hadi,en azından kendi adıma diyeyim – yavan bir seyirliğe neden oluyor.

Yine de John Carpenter hakkını John Carpenter’a vereyim ve çoklu kişilik bozukluğunun ne olduğuyla ilgili bir film izlemek istiyorsanız eğer; “Karşınızda eli yüzü düzgün The Ward var” diyeyim.

Bir cevap yazın