Utomlyonnye solntsem: Devrim Güneşi

Utomlyonnye solntsem: Devrim Güneşi

Aslında Tango’yla aram oldum olası pek olmamıştır. Şüphesiz şahanedir ama ben sevmeyi beceremedim. Bu yüzden “Mother Russia” sevdalısı rus yönetmen Nikita Mikhalkov imzalı Utomlyonnye solntsem (Güneş Yanığı) filmi hakkında yazacağım ilk cümleler biraz itirafvari olacak, umarım sıkılmazsınız.

Jerzy Petersburski’nin lehçe, Sovyet esintili To ostatnia niedziela’sı ile açıldı film. Ama ne açılma… Mikhalkov sanki gayet romantik bir başlangıç sahnesinin ardına saklanmış, bu tangoyu alın size “memleketimden insan manzaraları” dercesine soğuk savaş döneminde sessizce uygulanan zihin kontrol silahları gibi kullanmış. Seyirci bir anda tangonun yapışık ikizleri aşk ve tutkunun kontrolü altında tatlı tatlı sahnesini izlerken, bir yandan da bu her daim kaynamış insanların anlaşılmaz mutluluk ve hüzün paradoksunun içine atılıvermiş.

Şahsen benzer hisleri daha önce Underground’ta Emir Kusturica ile yaşadığım için, bu itiraf filmi izlerken kaçınılamaz bir zevk haline gelmişti. Takdir edersiniz ki itiraf ederken zevk alabilme duygusunu pek yaşayamıyoruz. E madem bana bu hissi tattırmışlar ben de ince bir teşekkür ile detaylarımı vermeye başlayayım.

Aslında salim kafayla düşünüldüğü zaman bu filmin tangoyla açılması gerçekten yerinde bir  mesajdı. Çünkü 2 saat boyunca filmin her karesinde izleyici sürekli olarak aşk, tutku, intikam ve ayrılığın kendi içlerindeki sınırlarında gezdiriliyordu.  Sevgiliye olan aşk, ideolojiye olan aşk, çocuklara olan aşk, intikamın safiyane tutkusu ve ayrılırken bile mutlu olabilme durumu sadece benim hissedebildiklerimdi. Yani anlayacağınız tango kendi derinliğinde, Mikhalkov’un hayal gücünde film boyunca varlığını hissettirmeden algımızı didikledi durdu.

Mikhalkov’un İnsanları

Film İkinci Dünya Savaşı öncesinde (1936-1938)  Stalin tarafından başlatılan Stalinizm görüşüne tehdit oluşturabilecek birçok yüksek rütbeli ordu mensubunun “Büyük Temizlik” planıyla ordudan tasfiye edilmesi sürecinde, ayrı ayrı hikayeleri olan büyük ve mutlu bir ailenin nihai dramını alegorik bir yolla anlatıyor.  Yalnız şunu eklemem gerekir, Mikhalkov’un dram anlayışı ve sinema dili, az önce adını andığım Kusturica ve hatta onun esin kaynağı Fellini ile oldukça benzerlik gösteriyor.  Belki de konunun keskin hatlarını biraz yumuşatmak için böyle bir uslüp uygun görüldü, bilmiyorum ama izleyeceğiniz dram yoğunluğundan kesinlikle ödün vermemiş, tebessümü acı, devrim güneşinin bütün sıcaklığını hissettiren bir dram olacak. Öyle ki, bir yandan filmin her sekansında kapı gıcırtısına ailecek kankan dansı yapabilecek insanları, akerdeonu ve özellikle piyanoyu, çıplak doğa hayatını ve samimiyeti izlerken, bir yandan da çaktırmadan liğme liğme edilecek bir aileyi izliyor olacaksınız. Aslında bunca ayrıntının arasında beni en çok etkileyen şey filmin neredeyse bütün karakterlerinin çok kuvvetli altmetinlerinin olmasıydı. Mikhalkov ve ekibi kendi insanlarını yaratırken hiçbir karakteri salt insani duygulardan soyutlamamış, hiçbirini tek bir hissin esiri yapmamış. Kızgın değiller, umutsuz değiller, sevgisiz değiller… Sadece seçme şansları ellerinden alınmış olmasına rağmen ayakta kalabilmiş ve birbirlerine tutunabilmişler. Tam bu noktada anlatmam gereken bazı karakterlerimiz var: Devrimci general Kotov, minik kızı Nadya, sevgili karısı Marusia ve Mitya.

Sergei Petrovich Kotov, Çarlık Rusya için Japonya, Fransa ve İngiltere ile yapılan savaşlara katılmış, Beyaz Ordu dahilinde Rusya İç savaşındaki başarısıyla halk arasında kahramanlaşmış bir general, gururlu bir bolşeviktir. Fakat artık devir değişmiştir. Zaman minik kızı Nadya, eşi Marusia ve kocaman ailesi ile annesi bildiği Rusya’nın yemyeşil kırsallarında mutlu bir hayat sürme zamanıdır. En azından bunun hayali bile Kotov için hoştur. Annesinin kucağında bile olsa o gün gelecektir,  her sabah biraz daha kendi sonuna yaklaştığını biliyordur ama bu kızına, karısına ve ailesine sarılıp gülümsemesi için engel değildir.

Sarı seyrek saçları, sarı bıyığı, haşmetli duruşu ve güleç yüzüyle ana karakterimizi ilk gördüğünüz an hemen kanınızın kaynayacağına garanti verebilirim. Hele ki Nadya ile aralarındaki hayranlık uyandırıcı mükemmel baba-kız ilişkisini hissettiğinizde “lütfen bu saadet hiç bozulmasın” diyerek kendi kendinizi filme dahil etmek bile isteyebilirsiniz. Ayrıca Nadya demişken şunu eklemeliyim,  film boyunca bütün sevimliliği ve 6 yaşında olmasına rağmen tartışılmaz oyun gücüyle sizi bilgisayardan makas alıp almama konusunda saçma bir ikileme düşürebilir, bunu bir kenara yazın.

Bir diğer güzellik ise kesinlikle hikayenin en büyük ortak noktası Kotov’un eşi Marusia. Tabir-i caizse Mikhalkov ‘un olay örgüsünde Marusia dikiş iğnesi misali bütün karakterlerin içinden geçmiş, hepsini birbirine bağlamış hatta bazılarına iki ters bir düz çekerek olayın neresinde olduğunu bile unutturmuştur.

Tabi Mikhalkov bu kadar yorgun insanlar yarattım onları daha fazla üzmeyeyim dememiş.  Ailesi asil olduğu için Rus İç Savaşı sırasında öldürülmüş, evlatlık verildiği aile ile yaşadığını yeniden hissetmiş, aşık olmuş ama otorite tarafından ordan da kopartılıp Fransa’ ya gönderilip ajanlaştırılırken hiçleştirilmeye çalışılmış bir karakterimiz daha var. Bu arada  karaktermizin çektiği çile yetmezmiş gibi birde seyircinin önüne dayak yesin diye atılıvermiş.  Evet kötü karakterimiz Mitya’dan bahsediyorum.  Kızıl Ordunun Stalinist rejimin bekası uğruna başlattığı “Büyük Temizlik” operasyonun rejim avcısı ve KGB nin sivil polisi Mitya’dan.

Yani “ Ben sadece birşey istedim. O da evime geri dönebilmek… Bana söz verdiler ama herşeyimi aldılar” diyen Mitya’dan.

Filmde Mitya hakkında verilen bütün ipuçları tamamen alt metinde gizlenmiş olduğundan bu detayları sadece diyaloglardan çıkarıp hikayenin seyrinde öğrenebiliyoruz. Peki nedir hikaye ?

Mitya her gün biraz daha kendinden uzaklaşıp ve içinde büyüttüğü hislerin ağırlığını kendisini bile taşıyamazken bir gece telefonu çalar. Arayanın kim olduğu önemli değildir, arayan görevdir.

– Mitya ?
– Evet benim
– Tamam yapacağım…

Kriket asil, Futbol orta sınıf oyunudur

“Büyük Temizlik” artık başlamıştır. Mitya’nın görevi Kotov’u ailesinden ayırıp otoriteye teslim etmektir. Verilen eve dönebilirsin sözü ete kemiğe bürünmüştür ama bedeli sevdiklerini bir kez daha kaybedip, kaybettiklerinin kaybetmesini sağlamaktır. Geçmişi ile yüzleşmeye cesareti olmayan Mitya, intikam almaya cesaretlendirilmiştir. Artık çok daha sinsi olmaldır. Çünkü filmin yılanı kendisidir ve zaman gelmiştir. Mitya ailesi bildiği insanları, eski aşkını yıllar sonra yeniden görecektir. Kötünün içindeki iyiyi doruklarına kadar yaşayacaktır Mitya, hakkıdır da. İlk günler şahane geçecektir. Herkes küçük Dmitri ye olan özlem dolu hislerini sandıklarından çıkarıp doyasıya yaşayacaktır. Yıllar sonra yine Mitya’nın piyanosu ev sakinlerinin kulaklarını dolduracak, ayaklarını kıpırdatacaktır. Tam bu noktada nümayişi dondurup, Mikhalkov’un insanlarının yüzüne baktığınızda gözünüze iki işi çarpacaktır… Kotov ve Marusia.

Marusia eski aşkını terar görüp iyinin içindeki kötüyle savaşırken, Kotov o günün geldiğini anlamıştır ama nümayiş devam etmelidir. Kotov ailesinin mutluluğu ile bir süre daha mutlu olacaktır. Nadya’nın Mitya amcasının kucağında piyano çalmayı öğrenmesi aslında güzel birşeydir de. Herkes gülerken Kotov da güler ve güldürmeye devam eder.

Film işte tam olarak böyle başlıyor. Arada geçen güzel detayları da verip iyice kabak tadı vermek istemiyorum. Bu bölümün son cümleleri Mitya’nın bütün ailenin nezdinde Nadya’yı karşısına alıp anlattığı bu hikaye olacak..

“ Sana bir hikaye anlatayım Nadya . Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde Sursia adlı bir ülkede Aytim adında bir çocuk yaşarmış. Çok güzel şarkı söyler, bir sürü müzik aleti çalar ve şiiri severmiş. Ailesinin çok iyi kalpli bir sihirbazla arkadaşlıkları varmış, onun adı da Sirob’muş. Bu iyi kalpli Sirob Aytim’i çok severmiş. Onu yetiştirmek için kendi evine almış. Ona sihirli müzik öğretmeye başlamış. Birbirlerini babanın oğlunu oğlanın da babasını sevmesi gibi sevmişler. Asıl hikaye şöyle, Nadya! Sirob’un Ayssuram adında bir kızı, kocaman bir evi, çok ama çok mutlu, huzurlu bir yuvası varmış. Ama bir gün her şey bitmiş çünkü ülkeye savaş gelmiş. Sonra Aytim’in savaşa gitmesiyle beraber, tüm o siperlerde, hastanede geçen zaman süresince yürüdüğü topraklarda her gün yani her gün, her an Nadya o koca evi,o  bahçeyi o yüzleri düşünmüş. İşte böylece tam on yıl dolaşıp durmuş. Uzaklara, daha uzaklara gitmiş. Taksi şoförlüğünden barlarda piyano çalmaya sokaklarda şarkı söylemekten gece kulüplerinde dans etmeye kadar her türlü işi yapmış. Hatta terlik bile dikmiş. Ve her ne zaman o evi düşünse, endişelenirmiş. Yani o eskiden yaşadığı evi.  Tam on yıl sonra geri gelmiş. Anne babası asillere karşı yapılan savaş esnasında öldüğü için artık gidecek hiçbir yeri yokmuş. O da istasyondan doğruca ustasının evine gitmiş. Mevsim kışmış. Titremiş birden bire. Yavaşça kapının zilini çalarken kapıya genç bir kız gelmiş. Aytim daha önce bu kadar güzel birini hiç görmemiş. – Sen de kimsin? diye sormuş Aytim heyecanla.  -Ben Ayssuram demiş  güzel kız. Aman Tanrım, sen baban bana müzik öğretirken, babasının dizinde uyuyakalan ve altına işeyen o Ayssuram mısın? – Evet, ben oyum.   Aytim güzel Ayssuram’a bakakalmış ve tek kelime edememiş. – Ben bunun nasıl biteceğini biliyorum (Nadya). Anlat bakalım (Mitya)  Evlenmişler,  ve…( Nadya) Hayır.  Evlenmemişler. (Mitya) Neden? (Nadya) Çünkü buna zamanları yokmuş. Bir gün, çok önemli ve değerli bir adamı Aytim’i almaya göndermişler. Kimmiş o?  Bay Bogeyman mı? (Nadya)  Hayır, o kadar önemli biri değil. (Mitya) Bir dev mi? (Nadya) O da değil. Adını hatırlamıyorum, Nadya. Onu büyük eve çağırmış ve demiş ki .”Yoldaş, biricik Aytim. bir yere git, neresi olduğunu ben bile bilmiyorum. Orada şunu yap ama ne olduğunu ben bile bilmiyorum. Aytim de demiş ki “Ama, çok kıymetli Efendim. .daha yeni çok uzun bir yolculuktan geldim, çetin savaşlarda bulundum. Artık ailemle huzur içinde yaşamak istiyorum. O da demiş ki “bu fikirler, benim sevgili Aytim’im.. orta sınıfa aittir çantalarını topla ve bana yaz. Sana düşünmek için tam bir hafta veriyorum” Böylece Aytim  çantalarını toplayıp ayrılmış oradan… hiç kimseye tek kelime etmeden. Neden? Çünkü söyleyebileceği hiçbir şey yokmuş Nadya. O kadar çok kan ve sefalet görmüş ki ve bunların hiçbirini bu kadar çok sevdiği eve getirmek istememiş. Ayrıca, Nadya  Aytim daha 27 yaşındaymış. Şu an annenin olduğu yaştaymış ve yaşamak istiyormuş Peki ya prensese ne olmuş?  Prenses çok ama çok ağlamış ama sonra evlenmiş. Kiminle? Devle mi? Diğeri ile mi ? Hayır, Hani şu adını hatırlamadığımla.”

Yoldaş ,  Zagorianka nereyedur ?

Bu replik film boyunca Zagorianka’yı arayan muhtemelen gürcü bir adamın çaresizce herkese sorup kuzeye git, güneye git, şurdan gir bir sigaralık mesafede gibi cevaplar aldığı unutulmaz bir replikti.  Bu adam neden orayı arıyor sorusu herhalde filmi izleyen herkes tarafından bir defa sorulmuştur. Acaba beklediğimiz adam bu adam mı diye bir anlık gaflete düşen benim gibi bir çok insan da olmuştur. En nihayetinde bu detay belki gerekli belki gereksizdi ama konuya transit film boyunca deli dana gibi ordan oraya dolaşıp Zagorianka’ yı arayan adam farkında olmadan, bizi de uyandırmadan filmin en sarsıcı sahnesine duhül oluverdi.  Kotov ve Mitya’nın sahne sahne artan gerilimlerinin trajik finaline bu kaybolmuş adam ile tanıklık yapmış olmamız bence bir tesadüf değildi. O coğrafyanın yönetmenleri çektikleri acılarla insanları güldürmeyi gerçekten çok seviyor.

Son bir minnet daha, Stalinin portresinin bir anda yamaçtan balonla gökyüzüne süzülmesi ve Mityanın bir anda korkarak portreye selam vermesi sekansını aklım izin verdikçe, beynim çalışmaya devam ettikçe unutacağımı hiç sanmıyorum.


Leave a Reply