Vortex: Ölümden Kaçış Yok


Gaspar Noe Gerçekçiliği

Ülkemizdeki ilk gösterimini 41. İstanbul Film Festivali’nde yapan Vortex, uluslararası yarışmadaki ödülleri süpürürken daha çok yönetmeni Gaspar Noe’in İstanbul’a teşrifi ve partileriyle gündeme geldi. Ancak Vortex filminin yıkıcı gücü satır arasında bir detay olarak kaldı. Yönetmenin sinemasının genelinden uzak bir zeminde seyreden yapım, belki de genel kitleye en çok hitap eden filmi oldu.  Yönetmen bu filminde kendi Amour’unu yaratırken, stilize ekranı ikiye ayıran teknik becerisiyle sinemasal anlatımını güçlü bir şekilde seyirciye yansıtmasını bildi.

Vortex için yazının başında da söylediğim gibi en yıkıcı filmi diyebiliriz. Diğer filmlerindeki gösterişçi tavrının aksine bu filmde Gaspar Noe, gerçekliğin soğuk nefesini ensenizde hissetmenizi sağlayacak derecede empati kurabileceğimiz bir filme imza attı. Ölümün ertelenemez ve en sonunda insan hayatına hükmesini yaşlı iki insanın yavaş yavaş yok olma sürecine odaklanarak yüzümüze çarptı.

Çürümek Üzerine Bir Film

Filmin ilk yarısında bir evin içinde dolaşan iki insanı görmemizi ve rutinlerini yaşamamızı istediğinden çok fazla kurgu oyunlarına girmeden yaşayışlarını sabırlı bir şekilde sunmayı tercih ediyor. Bu sürecin insan hayatındaki zamanın bir hiçliğin içindeki kıvranışı olarak yorumlayabiliriz. Bizden geriye kalan her şeyin geçici olduğuna vurgusu, Dario Argento’nun canlandırdığı karakter vasıtasıyla seyirciye yansıtılıyor. Karakterin hayatının odak noktasındaki geriye bir şeyler bırakma inancını gösteriyor. Ne de olsa insanların yaşamları boyunca geriye bir arşiv niteliği taşıyan çalışmalarını bırakma sevdası, aslında zamanın içinde var olma savaşından başka bir şey değil. Öldüğümüzde geriye neler bırakabileceğimizi düşündürtmesi, belki de yaşamamızı sorgulamamıza neden oluyor.

Argento’nun karakterinin yıllar boyu sinema üzerine derlediği çalışmalarının toplandığı kitabın adını Ruh olarak belirlemesi, bu kelimenin aslında tüm yaşamı simgelediğini söyleyebiliriz. Noe ne kadar uğraşırsak uğraşalım birikimlerimizle oluşturduğumuz şeylerin zamana yenik düşerek yok olacağını vurguluyor. İnsanların ölümleriyle beraber, ruhlarının yön verdiği eylemlerinin kendileriyle beraber yok olacağına dair vurgusu çiftlerin birbirlerini ne kadar sevseler de imha edecekleri gerçeğiyle paralel işleniyor.

Yaptıklarımız Yok Edeceğimiz Hayatların Teminatıdır

Ne kadar uğraşırsak uğraşalım. İnsanın içindeki boşluk ve ölüm sürecinin gerçekliği insanı bir kara delik misali içine çekerek en sonunda yok olmaya sürükleyecektir. Vortex de bu bağlantıdan yola çıkarak yaşlı insanların sevgisi üzerinden kayboluşlarını belgelerken, geriye sadece sevginin kalabileceğinin altını çiziyor. Birbirine duyulan şefkat ve bağlılık insanı maalesef kurtarmaya yetecek bir erdem değil. Bu yüzden de hayatımız boyunca edindiğimiz deneyimler ölüme yaklaştığımız anlarda bizi kurtaramayacak. Yetiştirdiğimiz çocuklarımızı uçuruma sürüklenmekten kurtaramayacağız. Genetik olarak bu yokoluşu başka bireylere aktaracağız ve çürüyeceğiz. Hayatın gerçekliği bundan ibaret.

Vortex yıpratıcı, insanı tüketen bir gerçekliğin sinemada üzerinize karabasan gibi çökmesi gibi diyebiliriz. Ne yaparsanız yapın, sonun önüne geçemeyeceğimizi tokat gibi çarpıyor. Diğer Gaspar Noe filmlerini unutun ve kendinizi bu filmle çürümeye bırakın! Çünkü bu gerçeklik hayatı sorgulamanızı sağlayacak. Noe Vortex filmiyle işte tam da bunu vurguluyor. Geriye hayatlarını mahvettiğimiz çocuklarımız kalacak ve onlar da bizler gibi kendi hayatlarını ve çocuklarının hayatlarını yok edecekler. Kısır döngünün keskin bıçağı insan ruhunu kökünden keserek yokluğa sürükleyecek. Ne eksik, ne de fazlası bu!


Leave a Reply