We Need to Talk About Kevin: Bir Anne-Oğul Savaşı

We Need to Talk About Kevin: Bir Anne-Oğul Savaşı

Lionel Shriver’ın nobel ödüllü romanından uyarlanan, başrollerinde John C. Reilly, Tilda Swinton ve Ezra Miller’ın oynadığı 2011 yapımı, insanı oturduğu yerde kolaylıkla rahatsız edebilecek türde filmlerden. Yönetmenlik koltuğunda ise Lynne Ramsay oturuyor.

İlk 20 dakikası boyunca karmakarışık hale gelen bir hikaye izliyoruz. Kafamız iyice çorbaya döndükten sonra yavaş yavaş flashbacklerle beraber anlamaya başlıyoruz ufak tefek şeyleri. Filmin başlamasıyla beraber Kevin’in annesi olan Eva’ya (Tilda Swinton) herkesin uzun uzun baktığını, aşağıladığını, iş vermek istemediğini hatta evine zarar verdiğini görmemiz geç olmuyor. Fakat bunlara bir anlam vermekte zorluk çekiyoruz. Kırmızı rengin her an, her saniye gözümüze sokulduğu dikkat çekiyor daha sonrasında. Film ilerledikçe flashbackler devreye giriyor. Hatta film flashbackler üzerine kurulu diyebiliriz. Yavaş yavaş Eva’nın nasıl oluyor da böyle dışlanan bir hale geldiğini anlama yolunda devam ediyoruz.

İstemeyerek çocuk sahibi olan Eva, Kevin’i doğurduktan sonra onunla gönülsüz olarak ilgileniyor gibi gözükür. Daha doğrusu çocukla çocuk olma konusunda biraz yeteneksizdir. Yine de ona karşı hep ılımlı ve iyi yaklaşmaya çalışır. Fakat küçüklüğünden beri konuşmama, tuvaletini öğrenememe ve asıl önemlisi annesini yok sayması gibi problemleri bulunan ve sıradışı olduğu aşikar olan Kevin (Ezra Miller) yaşı ilerlemesine rağmen hala istisnai bir çocuktur. Tek eğlencesi babasının (John C. Reilly) aldığı okuyla evin bahçesinde atış yapmaktır. Küçük yaştan itibaren annesiyle iktidar savaşı yapmakta ısrar eder. Babasıyla iyi geçinirken, altına kakasını yaparken bile gözleri annesindedir. Yani aslında yaptığı her şey annesine karşı bir misilleme gibidir. Fakat biz bütün bu olayları sorunlu çocuk Kevin’in gözünden değil, bir şeyleri düzeltmeye çalışan, Kevin’in davranışlarına anlam vermeye çalışan annenin gözünden izliyoruz.

Eva, Kevin’dan sonra tekrar hamile kalarak belki de her şeyin değişeceğini ümit ediyor ve Kevin’a bir kız kardeş getiriyor. Lakin her şey olduğu gibi devam ediyor. 16 yaşına kadar annesiyle yaşadığı bu savaşı asla bitirmeyen Kevin, en sonunda babasının aldığı okla önce babasını ve kız kardeşini; daha sonra okuldaki birçok öğrenciyi öldürerek hapse giriyor. Filmin sonunda açıklığa kavuşan bu olayla beraber, biz de neden herkesin Eva’ya suçlar şekilde davrandığını, işe almak istemediğini anlıyoruz.

Filmin normal akışında Eva’nın o büyük olay sonrasında yaşadıkları ve bunun üstesinden geliş şekli anlatılırken, flashback kısmında Kevin’ın annesiyle kurduğu (kuramadığı) diyalog üstünde oldukça durulmuş. Her fırsatta annesini hiçe sayan bir çocuk ve bununla başa çıkamayan, oğlu karşısında ezilen bir anneyi izliyoruz. Tüm film boyunca ellerindeki, yüzündeki, evindeki ve arabasındaki kırmızı boyayı temizlemeye çalışan Eva, belki de kendini suçluluk duygusundan arındırmaya çalışıyor sembolik olarak.

Filmin sonunda ise hapishanede Eva ve oğlu Kevin’in konuşma sahnesini izliyoruz. Bu konuşmadan ve konuşmanın sonundaki sımsıkı sarılmadan ise aslında Kevin’in annesine ne kadar bağlı olduğunu ve yaptığı her hareketin iktidar savaşı için olduğu sonucuna varıyoruz. Çok iyi anlaştığı babasını bile öldürmesine rağmen annesine dokunmaması da bunu destekler nitelikte.

Rahatsız edici olma yönünden oldukça başarılı ve sakin ilerlemesine karşın izleyiciyi içine alabilen bir film We Need to Talk About Kevin. Tilda Swinton tek kelimeyle döktürmüş diyebilirim. Zaten bu filmle aldığı ödüller her şeyi kanıtlıyor. Filmin kendisi ve müzikleri birbirine çok ters ve ilk müziği duyduğunuz anda durup “ne alaka?” diye kendine sormamanız işten bile değil. Ayrıca sanki suçlunun kim olduğu konusunda düşünmemiz için bizi tetikliyen bir anlatım var. İbre bir o tarafa bir o tarafa kayıyor film boyunca. Fakat cevapsız kalarak, seyirciye bırakılıyor bunun muhakemesi. Çocuk sahibi olmaktan soğutması da filmin yan etkilerinden. Aman dikkat.


Leave a Reply