Win Win: Kaybedenler: 1 – Kazananlar: 0

Mike Flaherty yaşadığı şehirde yaşlı ve kimsesi olmayan insanlara yasal danışmanlık yapan orta sınıfa mensup bir avukattır. İçinde bulunduğu dönemde işleri hiç de iç açıcı olmayan avukat Mike’ın antrenörlüğünü...

Mike Flaherty yaşadığı şehirde yaşlı ve kimsesi olmayan insanlara yasal danışmanlık yapan orta sınıfa mensup bir avukattır. İçinde bulunduğu dönemde işleri hiç de iç açıcı olmayan avukat Mike’ın antrenörlüğünü yaptığı güreş takımının durumu da pek parlak sayılmaz. Müvekkillerinden Leo bunamanın eşiğinde kimsesiz bir yaşlıdır. Leo’ya bakabilecek tek akrabası olan kızı bir uyuşturucu rehabilitasyon merkezinde tedavi görmekte ve o da babasıyla ilgilenmek istememektedir. Bu yüzden mahkeme Leo’ya koruyucu bir vasi atanmasına karar verir. Koruyucu vasi olacak kişinin ayda bin beş yüz dolar maaş aldığını öğrenen avukat, müvekkili Leo’nun vasiliğini üstlenir. Leonun bakımını üstlenen Avukat, müvekkilini bir yaşlılar yurduna yerleştirir. İşleri bir süreliğine de olsa yoluna koyduğunu düşünen avukat bir süre sonra Leo’nun evden kaçan torunuyla tanışır. Leo’nun torunu, annesiyle arası pekiyi olmadığından ve annesinin uyuşturucu bağımlısı sevgilisiyle geçinemediğinden dedesinin yanına sığınmak zorunda kalmıştır. İşlerin kendi planlarının dışında seyretmemesini ve eşinin sırf para için yaşlı bir insanın vasiliğini üstlendiğinden haberdar olmamasını istediği için Mike, Leo’nun torunu Kyle’ı evine alır. Avukat Mike’ın zaman içinde Kyle ile ilgili öğreneceği bir başka şey vardır ki o da Kyle’ın bir güreş şampiyonu olduğudur. Mike’ın güreş takımında yer alan ve takımına o güne kadar yaşamadığı galibiyetler getiren Kyle ile birlikte avukatın hayatında işler hiç düşünmediği kadar iyi gitmeye başlamıştır. Ta ki Kyle’ın annesi ve Leo’nun kızı Cindy bir gün çıkagelip babasını ve oğlunu Avukat Mike’tan geri isteyene kadar…

Win Win’in gösterime girdiği dönem ile özellikle Amerika’nın yaşadığı ekonomik ve toplumsal bunalımın kesişmesi bir rastlantı olmasa gerek. Film, hikâyesi üzerinden bugünün Amerikan toplumunun bireyler ve sınıflar arasındaki ilişkileri vurgulamaya çalışıyor. Özellikle orta sınıf insanlarının kendi hayatlarını idame ettirme adına kimlerin sırtlarına bastıklarını, kimleri görmezden geldiklerini ve neye mal olursa olsun Amerika’da “başarmak” denilen eylemin yani “Amerikan Rüyası”nın gerçekleşmesi için kimlerin bedel ödediğini de gösteren bir film. Her anlamda düşüşe geçen ve bu nedenle insanların hayata tutunma adına daha çok çabalamak zorunda kaldığı bir zamanda kazanmak için insanların göze aldığı zorlukların daha da arttığı ve vicdanlarını, ahlaklarını daha az görmezden geldikleri günümüzde Win Win bir bakıma kendi insanlarından düzenin kendilerine öğrettiği “kaybetmek” ve “kazanmak” kavramlarını yeniden gözden geçirmelerini istiyor.

Film, kazananın her şeye sahip olduğu kaybedeninse hiçbir şey elde edemediği, kapitalizm adlı acımasız oyunun kurallarının son derece katı uygulandığı Amerika gibi bir ülkede daha doğduğunda mensubu olduğu sınıf nedeniyle “kaybeden” ilan edilmiş alt sınıf insanlarının sadece daha üst sınıf insanların mutlulukları için birer amaç olmaktan çıkarılıp onların da hayatta başarılı olmaları gerektiğini de vurguluyor. Bunun için de aslında bilinen ama erdemi Amerikalılar tarafından pek de özümsenememiş başka bir eylemi öngörüyor: Paylaşım.

Win Win içeriği itibariyle keskin bir dram olmaya aday bir hikâyeye sahip olsa da yönetmen hikâyenin hatlarını yumuşatarak onu komediye kayan bir üslupla aktarıyor seyirciye. Temasıyla bana 2009 yapımı Blind Side’ı hatırlatan Win Win, adı geçen filme göre daha gerçekçi ayakları daha yere basan ve sinemasal anlamda daha başarılı bir yapım. Yönetmen Thomas McCarthy’nin diğer iki filmi olan “Station Agent”i ve “The Visitor”ı izlemiş ve beğenmiş biri olarak yönetmenin bu filminde de meselesini ıskalamadan, hikâyesini gereken yoğunlukta anlatmayı başarabilmiş olduğunu söyleyebilirim.

kategori:
izlenim