Yedinci Mühür: Ölümle Satranç ve Dans


yedinci-muhur.jpg

Her insan, neden dünyada olduğu, ne için var olduğu, görünen dünyanın ötesinde bir gerçekliğin olup olmadığı gibi sorular sorduğu dönemlerden geçer. Böyle dönemlerde yöneltilen soruların cevapları, insanın yaşayışını temellerinden etkiler. “Yedinci Mühür”, tüm bu insana özgü soruları, çok özel bir mizansende (Orta Çağ’da) hakkıyla sormayı başarırken, cevap dayatmak gibi bir derdi olmadığından inanç ve iman konusunu işleyen diğer filmlerden apayrı bir yerde duruyor. Bu sorular karşısında tatmin edici cevaplar bulamayan (hiç bir zaman bulamayacak olan) insanoğlunun kafa karışıklığını ve acizliğini üstün bir estetik ile sunmayı başarıyor. Büyük sinema emektarı Ingmar Bergman’ın en etkileyici eserlerinden “Yedinci Mühür”, Tanrı ve ölüm hakkında yapılmış en güzel film belki de.

Haçlı seferlerine katılarak hiç bilmediği topraklarda inanç uğruna on yılını heba eden bir şövalyenin, Ortadoğu’da aradığını bulamadıktan sonra kendi topraklarında, İsveç’te inatçı sorularını sürdürmesinin öyküsüdür “Yedinci Mühür”. Bu inanç arayışı, şövalyenin bir sabah ansızın Ölüm ile karşılaşmasıyla daha da büyük bir anlam kazanır.

Şövalye: Sen de kimsin?
Ölüm: Ben Ölüm’üm.
Şövalye: Benim için mi geldin?
Ölüm: Uzun zamandır seninleydim.
Şövalye: Şimdi anlıyorum.
Ölüm: Hazır mısın?
Şövalye: Ben değil ama bedenim korkuyor.

Şövalye: Bir dakika bekle.
Ölüm: Hepiniz öyle dersiniz ama ben erteleme yapmam.

Şövalye, zaman kazanmak adına Ölüm’ü satranç oynamaya ikna eder. Kazandığı zamanı, kendi inancını kurtarmak ve anlamlı bir şey yapmak için (Haçlı Seferleri sırasında anlamsızlığın doruklarında dolaşmıştır) kullanmak istemektedir. Dalgaların unutulmaz bir fon oluşturduğu o ünlü sahnede, galibin zaten belli olduğu umutsuz satranç oyunu başlar.

Şövalye: Sana siyah.
Ölüm: Bana yakışır. Değil mi?

Ingmar Bergman’ın dünyasında diyaloglar önemli yer tutar. Konu ölüm, inanç gibi ciddi meseleler olunca (aslında bu temalar Bergman sinemasının alamet-i farikasıdır ve her filminde izlerine rastlanabilir) sözcükler daha da ağırlaşıyor. Tanrı hakkında düşünülebilecek, söylenebilecek her ne varsa, film aktıkça yorgun şövalyenin, karamsar yaverinin ve işkolik Azrail’in ağzından dökülüveriyor:

Şövalye: Ben bilgi istiyorum, inanç ya da varsayım değil bilgi! Tanrı’nın bana elini uzatmasını ve benimle konuşmasını istiyorum.
Ölüm: Ama o suskun.
Şövalye:Karanlıkta ona sesleniyorum, ama sanki hiç kimse yok.
Ölüm: Belki de kimse yoktur…

Şövalyenin varlığının bütün anlamı, bu umutsuz arayıştan gelecek cevaba bağlı. Eğer Tanrı varsa, huzur bulacak (hepimizin aradığı şey); eğer Tanrı yoksa, şövalyenin varlığı bedeniyle birlikte çökerek tamamen anlamsızlığa dönüşecek. Üstelik Ölüm’ün gölgesi her nefesinde peşindeyken şövalyenin fazla vakti de kalmadığından, bir an önce bu sorunu halletmek istiyor. “Peki ya inanmayan, inanamayanlara ne olacak?” diye sorarken kendi çıkmazını acı acı haykırıyor. Yaveri Jöns, su katılmamış bir ateist gibi konuşurken onurlu şövalye, yapamasa da Tanrı’ya inanmak istiyor; var olmama ihtimalini kabullenmiyor.

Yaver Jöns: Bu çocukla kim ilgilenecek? Tanrı, Şeytan, hiçlik? Belki de hiçlik?
Şövalye: Böyle olamaz!

Ingmar Bergman’ın en sevdiği oyuncular bu filmde de bir arada: Şövalye Antonius Block’u (halen ilerlemiş yaşına rağmen Hollywood filmlerinde yan rollerde oynamayı sürdüren) Max von Sydow, yaveri Jöns’ü ise Gunnar Björnstrand canlandırırken, Persona’dan ve Yaban Çilekleri’nden de hatırlayacağımız Bibi Andersson Jof’un karısı rolünde çok güzel görünüyor.

1957 tarihli Cannes’da Jüri Özel ödülünü alan bu eskimeyen eser, zamanının çok ötesinde ve her daim genç kalacak. Çünkü insanın gerçek arayışı, umutsuz olsa da hiç bitmeyecek. Şövalye ile Ölüm’ün oyununu ve dansını hep hatırlayacaksınız.

Şövalye: Senden de hiçbir şey kaçmıyor.
Ölüm: Hiçbir şey kaçmaz. Hiç kimse kaçmaz…


Leave a Reply