Kategoriler
seçki

Yeşim Ustaoğlu’nun Yolcuğu

Sisli karadeniz dağlarının yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, son filmiyle bizi üzmese de büyük bir hezeyana kapılmamızı sağlayamıyor.

Her ne kadar çok sevmesem de 1950li yıllar müzikalleri içinde ayrı bir yeri olan Paris’te Bir Amerikalı (An American in Paris) isimli filminin baş karakteri Jerry Mulligan -ki karakter Paris sokaklarında bohem hayat kovalayan amerikalı bir ressamdır ve pek bir oynak olan müzikal film efsanesi Gene Kelly tarafından canlandırılır- filmin başında eleştirmenlik ve eleştiri üzerine tarihe geçmesi gereken bir çift laf eder: “Eleştiri o kadar sıkıntılı bir konudur ki yapmasını bilenden bile dinlemek/okumak zordur” olarak özgün bir şekilde türkçeleştirebileceğim bu laf bütün eleştirmenlerin kulağına küpe olması gereken bir laftır.

Okuyucu eminim, Yeşim Ustaoğlu ile bu amerikan müzikali arasında nasıl bir bağlantı olduğunu düşünüyordur. Biraz erteleyeceğim merakınızı dindirme işini kusura bakmayın.

Ustaoğlu, tartışmasız türk sinemasının sanat damarı en kabarık yönetmenlerinden biridir. Kars’ta doğmuş, KTÜ’de mimarlık okumuş, kadın hakları konusunda duyarlı, ülkesinin sosyal ve toplumsal gerçeklerinin son derece farkındadır. Kısafilmler ile başladığı kariyerine, İstanbul Film Festivali’nde ödül kazandığı İz filmiyle devam etmiştir. Şahsen İz’i çok sevmem. İyi bir filmdir ama bazı sinematik eksikleri vardır. Tabii bu eksiklikler, bir ilk film için sineye çekilebilecek, dillendirmeye gerek olmayan eksikliklerdir.

Yeşim Ustaoğlu’nun gerçek eseri, başyapıtı, Güneşe Yolcululuk filmidir. Bu toprakların en büyük sosyal sıkıntılarından bir olan türk kimliği- kürt kimliği ve etrafındaki sorunlar yumağını çok naif bir şekilde ele alan filmde, her esmer ve bilmem kaç kuşaktır izmirli olan vatandaşımız, kendini bulmuştur. Mükemmel bir filmdir ve her Türkiye evladının izlemesi gerekmektedir. Elbette ben de Güneşe Yolculuk’tan fazlasıyla etkilenmiş beyaz tenli bir türk-kürt kırması olarak Yeşim Ustaoğlu’nu yakından takip etmeye başladım. Yıllar sonra bir haber ile heyecana kapıldım. Yeşim Ustaoğlu, Bulutları Beklerken isimli senaryosu ile Sundance’de ödül kazanmış ve filmi çekebilecek finansal kaynağa ulaşmıştı. İçimden ‘Hoba, işte süper bir film daha geliyor’ diye bir hezeyanın geçtiğini hatırlıyorum.

Film gösterime girmeden önce festivale düştü. Önce film hakkında bir şeyler okudum. Karadenizde geçiyor olması ve nüfus mübadelesi gibi soykırımlardan bir gömlek aşağıda trajediler içeren bir konuyu ele alıyor olması hezeyanımı perçinledi. Sinemasever besmelesi çekip, girdim Bulutları Beklerken’in bir festival gösterimine. Hiçbir türk filmden bu kadar büyük hayal kırıklığı ile çıkmamıştım. Biraz lehçe problemi yaşamıştım Bulutları Beklerken’de. Oldum olası sevdiğim ama aksanlarına bir türlü alışamadığım doğu karadeniz insanı -ki Ustaoğlu KTÜ’de çözmüş bu işleri- beni bitirdi. Bazı sahnelerde Altyazı olsa iyi olurdu.

Ayrıca uzun, sisli yayla çekimleri, filmin ortalarına doğru gücünü yitirdi; sıkıcı olmaya başladı. Film son çıpınışla, iyi olarak adledebileceğimiz bir final ile bitti. Artık Ustaoğlu’na karşı seviyeli bir duruş sergilemeye karar verdim. Sevgimi saygıya çevirdim ve ağzımdaki salyaları sildim. Güneşe Yolculuk ile koşullan Pavlov’un içimdeki köpeğini Trabzon Büyükşehir Belediyesi zehirlemişti.

Yine yıllar geçti. Yine ufak tefek haberler aldık Ustaoğlu hakkında. Ve Pandora’nın Kutusu isimli filmin çekimlerine başladığını öğrendim. İçimdeki negatif rüzgarlar önce isimden etkilendi. Sonra sinopsisi okudum. ‘Aha, bir sosyal içerik bombardımanı daha yaklaşıyor’ diye geçirdim içimden. Her ne kadar biraz önyargılı olduğumu farkımda da olsam, filmi izlemekten kaçınmadım. Ustaoğlu’nun bir yeri her ne olursa olsun sinemasever kalbimizde.

Pandora’nın Kutusu filmi bir hayalkırıklığına sebep olmasa da, beni hezeyanlara gark ettrimedi. San Sebastian Film Festivali’nde (İkinci sınıf bir film festivali) En İyi Film ve Yönetmen dalında Altın İstiridye (Türk’ün İstiridye ile imtihanı) ödül alması olumlu ve sevindirici bir gelişme olması ile beraber benim için yeterli değildi.

Film için türkçe öğrenen ve Tsalia Chelton’un -ki kendisinin Tatie Danille filmi en çok sevdiğim on fransız filminden biridir- 90 yaşında olmasına rağmen verdiği oyunculuk dersi, Onur Ünsal’ın performansı, benim için İstiridye’den değerli. Yeşim Ustaoğlu bu film ile oyuncu yönetimi konusunda yeteneklerini iki seviye daha arttırdığını anlaşıyor.

Dramatik yapı ve sinematoğrafi ise olduğu yerde kalmış. Sağlık olsun diyorum ama bekleyişim sürüyor. Ustaoğlu’nun soy adına yakışır bir şekilde bildiği ve sevdiği konularda Güneşe Yolculuk kadar iyi bir film çekmesini bekliyorum, ümit ediyorum.

Ekşisözlük yazarlarından charles h duell; “dramatik açıdan pek de ağzı açık bırakacak bir yapısı olmayan bir film. Lakin Tsilla Chelton’un içinde olduğu her sahne mükemmel çekilmiş ve oynanmış. Gerçekçi ve etkili sahne nasıl icra edilir doyasıya görüyoruz filmde. İçinden 5-10 tane sahne al, türk sinemasındaki en iyi 100 sahne listesine koy, o derece” diyerek çok yerinde bir tespit yapıyor. Neden filmin geneli yayılamamış bu sahneler diye hayıflanıyor insan.

Ve son olarak meraklı ve sabırlı okuyucuları daha fazla üzmeden An American in Paris ve Yeşim Ustaoğlu bağlantısını açıklayayın. Yeşim Ustaoğlu’nun yolculuğu, Jerry Mulligan karakterinin bohem hayat uğraşına benzer. İkisinin de sanata karşı özel bir duruşu var ama hep bir şeyler eksik ve çabaları kayda değer ama içinde hep ufak tefek hatalar barındıryor. Jerry sonu amerikanvari bir mutlu sondur ama gerçekçilikten uzaktır. Umuyorum ki, Yeşim Ustaoğlu birkaç daha çok iyi film çekerek, Jerry gibi mutlu ama artı olarak gerçekçi bir mutlu sona ulaşır.

Bir cevap yazın